Divan-ı Lügat´it-Türk´den bazı bölümler
pis: Pis. Dağar, tulum gibi şeylerin dibinde kalan çöküntü, tortu. Bu, katran gibi bir şeydir.
tes: Obartma edatıdır. Oğuzca. Oğuzlar, yuvarlak bir nesnenin vasfında obartma diledikleri zaman “ () teste girme” derler ki “desteğirmi” anlamınadır. Bu, kurala uymaz; çünkü kural, renklerde bir şeyin vasfına obartmak için, sıfatı söylenen kelimenin ilk harfini alıp -bütün Türk dillerinde- () eklemekle yapılır; bu, Oğuzcada () getirmekle olur. Koyu gök renginde olan nesneye Türkler “() köpkök”, Oğuzlar “() köm kök” derler, “göm gök” demektir. * Türkler, kelimenin ilk harfi olan () harfini alarak () ile birleştirip “köp” demişler. Bu, obartma edatıdır; sonra da rengin adını getirerek “() köp kök” derler. Oğuzlar () yi () e çevirerek “köm kök” demişlerdir, “koyu gök” I328 demektir. * Sarı nesneye “() sarığ”, koyu sarı olan nesneye “() sapsarığ” denir. “Sarığ” kelimesinin () i alınarak () ile birleştirilmiş, böylelikle obartma yapılmış; sonra da rengi bildiren kelime getirilmiştir. Bunun gibi, boş yer, açıklık için “() yazı” denir. Bunun vasfında obartma istenildiği zaman “() yap yazı”[1] denir. Bütün obartmalar hep böyledir; fakat () harfini () e çevirmek kural değildir.
tas: Her nesnenin kötüsü, bayağısı. Oğuzca. “() bu at tas tegül= bu at kötü değil”.
tus tus: Keçe ve elbise gibi her yumuşak nesneye vurmaktan çıkan sesi anlatır. “() tus tus urdı= tıp tıp vurdu”.
kes: Her hangi bir nesnenin parçası “() bir kes etmek= bir parça ekmek”.
kes: Kesek; aptest bozduktan sonra bununla temizlenilir.
kis: Karı. “() anıŋ kisi= onun karısı”. Birtakımları bunu tamlamayla kullanırlar “() ol kisi al I329 dı= o, kadın aldı”[2].
boş: “() boş yılkı= başı boş salınmış hayvan sürüsü”. Bu sözden alınarak “() ol işler boş” denir ki “o kadın boştur”. (O, kadını boşadı, bıraktı, unuttu) demektir. “() ol kul boş kıldı= o, kölesini azat etti”. * Ergin (hür) kimse içinde “() boş” denir. Nitekim şu savda da gelmiştir: “() boş neŋge iđi bolmas= boş bırakılan malın sahibi olmaz”. Bu sav, kendi malını korumakla emrolunan kimse için söylenir.
tüş: Eğlek, durak, yolculukta dinlenilecek yer ve konulacak zaman. Bu sözden alınarak “() tüş ödi” denir ki “konulacak zaman” demektir.
çeş: Perüze (Firuze). Şu parçada dahi gelmiştir: () Yarattı yaşıl çeş * Sawurdı ürüŋ kaş I330 * Tizildi karakuş * Tün kün üze yürkenür “Perüze gibi yeşil göğü yarattı, üzerine beyaz yüzük kaşlarını saçtı, karakuş yıldızı dizildi, gece, gündüz üzerine örtülür”. (Şöyle ki, baharı anlatarak, yüce Allah yeşillikte perüze gibi olan göğü yarattı ve üzerine yeşim gibi yıldızlar saçtı -yeşim, beyaz bir taştır ki ondan yüzük kaşı yapılır- Terazi yıldızı dizildi -bu yıldızın adına Türkler Karakuş derler- gece ile gündüz birbiri üzerine örtülüyor).
çiş çiş: Kadın çocuğu işetmek istediği zaman böyle söyler; binici dahi yürüdükten sonra atı işitmek isterse söyle der.
sış: Şiş. Tutmaç dedikleri yemeği dizmek için kullanılan nesneye de “() sış” derler.
ķuş: Bütün kuşların adıdır; sonra bundan birtakımları ayrılır; akdoğana “() ürüŋ kuş”, tavşancıla “() karakuş”, deve kuşuna “() téwi kuş”, tavusa “() yun kuş”, atmacaya “() ıl kuş?”; yıldızlardan müşteriye “() Karakuş” denilir; I331 bu yıldız doğduğu zaman “() Karakuş toğdı” denir. Bu yıldız oralarda sabah vakti doğar; Oğuzlar, deve ayaklarının ucuna da “() karakuş” derler. “Kızkuş” tüylerinin rengi bukalemuna benzer, açılınca renkten renge giren bir kuşun adı.
ķış: Kış. Şu savda da gelmiştir: “() kış konukı ot= kış konuğu ateş”.
tef: Dek, al, hile. Nitekim şu savda gelmiştir: “() awçı neçe tef bilse ađığ ança yol bilir[3]
çıf: Hurma ve üzüm gibi şeylerin şırasının çömlek veya tencerede kaynamasında çıkan sesi anlatır.
ķıw: Baht, devlet.
toķ: “() tok kişi= tok adam”. Türklerin saçı gibi, başında saç olmayan kimseye “() tok er” denir. Boynuzsuz hayvana da “() tok yılkı” denir. “() tok tok etti= taşın taşa vurmasından çıkan ses gibi ses verdi”, “() er kissi birle tok tok boldı= karı ile koca arasında geçimsizlik oldu”.
çaķ: Bir şeyin özünü, aynını bildiren kelimedir. “() çak ol atnı tutġıl= ta o atın kendisini yakala”, “() çak amaçnı urġıl= ta nişangâhı vur”.
çaķ çuķ: Odun, ceviz, kemik gibi şeylerin kırılmasından çıkan sesi bildirir ve “() çak çuk etti” denir.
çaķ: Bu da ses anlatır bir sözdür. “() ol anı urdı çak etmedi= o, onu dövdü, çıt etmedi”.
zaķ zaķ: Koçları tos yapmağa kışkırmak için kullanılır bir kelime.
saķ saķ: Nöbetçinin, bekçinin kaleyi, atı koruyabilmek için uyanık olmasını emreden sözdür. “() sak sak= uyanık olun!” demektir. Uyanık ve zeyrek bir kimseye “() sak er” denir.
suķ: “() suk yalŋus er= kendisine yardım eden bir kimsesi ve arkadaşı bulunmayxan, yapyalnız adam”.
bek: “() bek neŋ= sağlam nesne”.
bük: Ağaçlık yer.
bük: Köşe, bucak. Arġuca.
Tek: Tek, sadece, bir şey dilemeyerek “() tek keldim= bir şey dilemeyerek geldim, hiçbir arzum yoktur, sadece geliverdim”; “() tek tur= tek dur, sus”. Oğuzca.
çek çük: Malın değersizi, ıvır zıvır.
çök çök: Deveyi ıhtırmak için kullanılır.
çik çik: Keçiyi çağırmak için kullanılır; sürmek için de böyle denir.
çik: Aşık oyununda aşığın yan yattığında, çukur yanı geldiğinde “() çik turdu” denir.
dük: “() dük urdı= yumruğu ile yavaşçana urdu”.
dük: “() dük miŋ= binler arası”, “() dük miŋ yarmak= şu kadar bin para”,
dik: Dik. “() dik turdı= dik durdu”.
sik: Erkeklik aygıtı. Mahmud der ki: Allah’ın kitabına sayġı ve ululama olmak üzere -türklerde bilgisiz erkekler ve kadınlar yanında- Kur’an okuyan kişi () âyetlerini okurken sesini kısmalıdır; çünkü onlar bu âyetlerin anlamını bilmedikleri için, kendi dillerindeki anlama alırlar ve gülerler. Bu yüzden günaha girerler. Yine bunun gibi () âyeti okunurken dahi sesin kısılması gerektir; çünkü Türk dilinde “() tılak= dilâk”, “() kadının kadınlık ayġıtı” demektir. Bunculayın -bilgisiz- Oğuzlar yanında () âyeti okunurken soru edatı olan “() em” kadınlık örgesidir. Kelimenin anlamını bilenler için nasıl okunsa zararı yoktur.
şük: Susturma edatıdır. “Sus!” anlamına Türkler “() şük tur” derler.
mük: “() ol mük turdı= o, rükû’ eder gibi belini bükerek dudu” demektir.
bül?: “() bül at= ayaklarında aklık bulunan, sekili olan at”; alnı akıtmalı olan ata da “() uğar bül” denir. Üzerinden yıllar geçerek tadı bozulan tahıla “() bül tarığ” denir. Zaman geçerek eskiyen her hangi bir şeye de “() bül” denir. Bu kelime hem söylenişçe, hem anlamca Arapçaya yakındır. Arapçasında () Türkçesinde ()dur.
tıl: Söz. “() Ol ağnar tıl tegürdi= o, ona söz dokundurdu, dille, sözle incitti”.
tıl: Dil. Şu savda da gelmiştir: “() erdem başı tıl= faziletin başı dildir”. Bu, Arapçadaki () savı gibidir. Bununla iyi söz murad ediyor.
tıl: Lûġat. “() oğuz tılı”, “() Yakabu tılı” gibi. Bu kelime anlam yönünden Arapçaya uyġun düşmüştür; çünkü Arapçada () söz ve lûġat anlamlarına gelir; bunun için: () denilerek () kelimesiyle “söz” murad edilmiştir.
tıl: Duşmandan alınan tutsak. “() tıl tuttım= duşmanın ne hâlde olduğunu anlamak için bir adam yakaladım”.
çil: Bere, döğmek yüzünden deri üzerinde hasıl olan iz.
şel şül: “() şel şül eligliğ= udumsuz, eli yöntemsiz kişi”.
ķul: Kul, köle. Nitekim şu “() kul yaġı, ıt börü” savında dahi gelmiştir, “kul duşman, köpek kurddur”. (Kul, efendisinin malını eline geçirdiğinde onu bitirir, fırsat gözler, duşman gibi davranır; köpek de bulunduğu ev için bir kurt gibidir; çünkü yiyecek bir şey bulduğu zaman hiç çekinmeç, yer). Bu sav, kölenin sahibine karşı sevgisi olmadığını göstermek için söylenir.
ķıl: İnsanın veya başka hayvanların kılı.
ķıl ķuş: Ördeğe benzer bir kuştur, ilkbaharda gelir, Beyler onu birbirine armağan ederler. Bu kuş için “() kıl kuđruk= kıl kuyruk” dahi denir.
kül: Kül. Şu savda dahi gelmiştir: “()kül ürkünçe köz ürse yik= kül üfliyeceğine köze üflese yeğdir”. Bu sav, küçük işleri bırakarak büyük işler yapmakla emrolunan adam için söylenir.
tem: Tırkazb “() kapuğ……[4] = kapıyı tırkazladı”.
tum: Bu kelime aslında soğuk demektir; lâkin “() tumluğ” kelimesi hem “soğuk nesne”, hem de “soğuk” anlamlarında kullanılır.
tüm: At renklerinden düz renk. “() tüm kara at= düz kara at”, “() tüm toruğ at= düz -tamamen- doru at”.
çim: Bir şeyin çiğ veya yaş olmasında obartma istenildiği zaman kullanılır. “() çim yik et= çim çiğ et”, “() çim öl ton= çip ıslak elbise”.
çim: Ayrık otu. Yerden yarı köklü kesilip alınır; kurutulduktan sonra ateş yakmak için tuturak yerine kullanılır. “() çim bıçtı= ayrık biçti, çim biçti”.
süm: “() süm süçük neŋ= taptatlı, pek tatlı nesne”. Oğuzca.
ķum: Kum. Çiğilce. Bunu Oğuzlar bilmezler?
kem: Hastalık. “() at kemlendi= at hastalandı”. Başkası da böyledir.
köm: Gök renkte obartma istenildiği zaman bu kelime kullanılarak “() köm kök= göm gök” denir. Oğuzca.
kim: Soru edatıdır. Arapçada bunun karşılığı ()dir. () denir ki”bu kim” demektir. Bu kelime müfret ve cemi için kullanılır. Oğuzlar “() boy kim” derler ki “hangi kabile” demektir. Boy, cemi anlamına gelen addır.
ben: Ben, Oğuzlar “() ben bardım” derler ki “ben vardım, gittim” demektir; öbür Türkler “() men bardım” derler.
tün: Gece “() tünle keldim= geceleyin geldim”.
tın: Ruh, nefes. “() anıŋ tını kesildi= onun soluğu kesildi, ruhu çıktı”.
tin: “() tin tizgin= yular dizgin”.
çın: Doğru, sahih. “() çın sözler= o, doğru söyler”, “() çın aydıŋ= doğru söyledin”.
sen: Sen. Türkler, bu kelime ile çocuk, uşak gibi kendilerinden yaşça ve urunca küçük olanlara aytarlar. Urunu olan, sayılan kimselere karşı () ile () denir. Oğuzlar işi tersine çevirerek büyük için “sen”, küçük için “siz” derler. Cem’inde dahi böyle denir. Kural da budur; çünkü “siz” cemi olan bir addır.
ķın: Bıçak ve kılıç gibi şeylerin kını. “() kılıç kını” denir.
ken: Doğu ülkelerinde her şehre verilen addır. Bu kelime “() kend” kelimesinin kısaltılmışıdır.
kün: Gün, güneş. “() kün toğdı= güneş doğdu”. Şu “() künge baksa köz kamar” savında dahi gelmiştir. “Güneşe bakanın gözü kamaşır” demektir.
kün: Gün. “() bu kün barġıl= bu gün git”. Güne bu yolda ad verilmesinin sebebi, aydınlığın güneşten gelmiş olmasındandır.
kün yıpar: Misk göbeği.
men: Ben. Türklerce.
mün: Çorba. Kâşġarlı Mahmut der ki: Ben Yağma ülkesinde işittim, “çorba getir” diyecek yerde “() men keldür”[5] derler ve şehriye çorbası getirirler. Bu sözden onu anlarlar. Bu adlarda Türk yazısında yumuşak harf () getirmek de olabilir; lâkin kelimenin dilde söylenişi yazdığım gibidir. * Sâlimden iki harflilerin ayrımı bitti. * xxx * ÜÇ HARFLİLER AYRIMI HER TÜRLÜ HAREKEDE ORTASI SAKİN OLAN () AYRIMI
bart: Şarap ve şaraba benzer akıcı nesnelerin ölçüsü.
bart: Su içilen bardak[6]. Oğuzca. “() bart burt tuttu= ansızın onu her yandan yakaladı”.
burt: Kâbus, karabasan. Bunun için “() ……. burt” denir.
bért: Efendisinin köleden hersene aldığı vergi. Bu kelimeyi () ile () yazmak daha iyidir.
tırt: “() anıŋ tonın tırt tırt yırttı= onun elbisesini cart cart yırttı”.
tört: Dört. “() tört yarmak= dört para”. Her dört olan şey de böyledir. Bunu () ile () biçiminde yazmak daha iyidir.
çart çurt: Her şeyin ufağı, döküntüsü.
çart: Parça “() biziŋ anda bir çart alġumız bar= bizim onda bir parça alacağımız var”.
çirt: “() çirt süđti= birisi dişlerinin arasından “çirt” diye bir ses çıkardı”.
sart: Tacir, tecimen. “() sart azukı arığ bolsa yolda yér” savında gelmiştir. (Bunun anlamı bir iki kez geçmiştir).
sart surt: “() anıŋ ađakı sart surt kıldı= onun ayağı fart furt etti”; bu, ayağın papuç içerisinde çıkardığı ses gibidir.
sırt: Kıl, kalın kıl. Oğuzlar bayır ve yokuş gibi yerlere ve küçük derelere dahi “sırt” derler[7].
ķart: Yara. Bundan alınarak huysuz kişiye “() kart er” denir.
ķurt: Soğulcan soyundan olan hayvanlar. Öbür Türklerce. Oğuzlar “böri”ye “kurt” derler.
ķart ķurt: “() elig kart kurt etti= parmaklar çıtladı”.
ķırt: “’() kırt ot= kısa ot”. Kısa saça “() kırt saç”, kötü huylu ve pinti adama “() kırt kişi” denir.
kürt kürt: “() at arpanı kürt kürt yédi= at arpayı kütür kütür yedi”. Hıyar ve hıyara benzeyen şeyleri ses çıkartarak yiyen kimse için de böyle denir.
kürt: Kayın ağacı. Bundan yay, kamçı, değnek gibi şeyler yapılır.
ķarç ķurç: “() er turmuznı karç kurç yédi= adam şenhıyarını hatır hutur yedi”.
ķurç: “() kurç temür= çelik”. Dayantılı ve yiğit adamlara “() kurç eren” denir. İçi dolu ve som olan şeylere de böyle denir.
murç: Karabiber.
kend: Şehir. Bu sözden alınarak Kâşġar için “() ordu kend” derler, “Hanın oturduğu şehir” demektir; çünkü Afrasyab -havanın iyiliğinden dolayı- burada otururdu. Burası “Aşağı Çin”dir. Şu savda dahi gelmiştir: () * () * () * () Kelŋizleyü atkımız * Kendler üze çıktımız * Furxan ewin yıktımız * Burxan üze sıçtımız “Seller gibi aktık, şehirler üzerine çıktık, put evini yıktık, putlar üzerine yestehledik”. (Uyġurlara yapılan akını anlatarak diyor ki: Onların üzerine sel gibi aktık, şehirleri arasına girdik, put evlerini yıktık, putların üzerine pisledik). Müslümanların türeleri budur; bir gâvur ülkesine girdikleri zaman horlamak için putları üzerine yestehlerler.
kend: Oğuzlarla Oğuzlara uyanlara göre “köy”, Türklerin büyük bir kısmına göre “şehir” demektir. Bundan alınarak “Ferġana” kasabasına “Özkend” adı verilmiştir, “kendimizin şehri” demektir. Yine böylece “() semiz kend” denir; büyük olduğundan böyle denilmiştir. Farcada () derler.
pars: Yırtıcı bir hayvan.
pars: Türklerin oniki yılından biri. Bu, şöyle olmuştur; Türkler oniki çeşit hayvanın adını alarak oniki yıla ad olarak vermişler; çocukların yaşlarını, savaş tarihlerini ve daha başka şeyleri hep bu yılların dönmesi ile hesap ederler. Bunun kökü şöyle olmuştur: * Türk Hakanlarından birisi kendisinden birkaç yıl önce geçmiş olan bir savaşı öğrenmek istemiş, o savaşın yapıldığı yılda yanılmışlar; onun üzerine bu iş için Hakan ulusıyle geneş “müşavere” yapar ve kurultayda “biz bu tarihleri nasıl yanıldıksa bizden sonra gelecek olanlarda yanılacaklardır; öyle ise, biz şimdi göğün oniki burcu ve oniki ay sayısınca her yıla birer ad koyalım, sağışlarımızı bu yılların geçmesiyle anlayalım; bu, aramızda unutulmaz bir andaç olarak kalsın” dedi. Ulus, Hakanın bu önergesini onayladı[8]. * Bunun üzerine Hakan ava çıkar; yaban hayvanlarını “ılısu”ya doğru sürsünler diye emreder. Bu, büyük bir ırmaktır. Halk bu hayvanları sıkıştırarak suya doğru sürer. Bu hayvanlardan avlarlar; birtakım hayvanlar suya atılırlar; onikisi suyu geçer; her geçen hayvanın adı bir yıla ad olarak takılır. Bu hayvanlardan birincisi “() sıçġan= sıçan” imiş. İlk önce geçen bu hayvan olduğu için senenin başı bu adla anılmış öi “() sıçġan yılı” denilmiş; bundan sonra sırasıyla geçen hayvanların adları yıllara verilmiş: * () ud yılı: Öküz yılı * () pars yılı: Pars yılı * () tawışġan yılı: Tavşan yılı * () nek yılı: Timsah yılı * () yılan yılı: Yılan yılı * () yund yılı: At yılı * () koy yılı: Koyun yılı * () biçin yılı: Maymun yılı * () takaġu yılı: Tavuk yılı * () ıt yılı: Köpek yılı * () toŋuz yılı: Domuz yılı * Sayı “() toŋuz” yılına varınca dönülerek yine “sıçġan yılı”ndan başlar. * Kâşġarlı Mahmut der ki: Biz, şu kitabı yazdığımızda dört yüz altmış altı (466) senesinin Muharrem ayı idi, yılan yılı girmişti. Bu yıl geçip 467 yılı olunca “yund yılı” girecekti[9]. Hesap, sana gösterdiğim üzere olacaktır. * Türkler, bu, yılların her birinde bir hikmet var sanarak onunla fal tutarlar, uğur sayarlar; söz gelimi: Ud yılı girdiğinde savaş çoğalırmış; çünkü öküzler birbirleriyle vuruşurlar, tos yaparlar. Takaġu yılında yiyecek çok olur, ancak insanlar arasında karışıklık çıkarmış; çünkü tavuğun yemi danedir; daneyi bulabilmek için çöpleri, kırıntıları birbirine karıştırır. Timsah yılı girdiğinde yağmur çok yağar, bolluk olurmuş; çünkü timsah suda yaşar. Domuz yılı girince kar ve soğuk çok olur, karġaşalık çıkarmış. Böylece Türkler, her yıl bir şey olacağına inanırlar. Türklerde haftanın yedi gününün adı yoktur; çünkü hafta denilen şey İslâmlıktan sonra bilinmiştir. * Ayların adlarına gelince: Şehirlerde Arapça ad kullanılır. Göçebe olan ve Müslüman bulunmayxan Türkler, yılı dört ayrıma bölerek ad verirler. Her üç ayın bir adı vardır. Yılın geçmesi bununlar bilinir: Yenigün (Nevruz)den sonra ilkbahara “() oğlak ay”, sonra “() uluğ ay” derler; çünkü bu ikinci parçada oğlak büyür. Bundan sonra “() uluğ ay” denir; çünkü bu parça yaz ortasıdır; yer yüzünde nimet bolarır, hayvanlar büyür, süt çoğalır; başkası da böyledir. Az kullanıldığı için öbür adı söylemiyorum, sen anla;
bars: Pire, bit gibi hayvanarın ısırmasından, ya da çıban başlanġıcından ileri gelen vücuttaki şişlik, kabartı. “() anıŋ eti bars boldı” denir ki “onun eti kabardı” demektir.
ters: Güç olan her nesne, her güç işe “() ters iş” denir.
çars çars: “() ol anı çars çars urdı= o, onu çat çat dövdü”. () denir ki[10] “her yanından, her yanına vurdu” demektir.
ķars: Deve tüyünden veya koyun tüyünden yapılan elbise.
ķars ķars: “() kars kars aya yaptı= o, el ayasını birbirine vurarak ses çıkardı”. Bu, el çırpmaktan çıkan sesi anlatır.
külf: “() tam külf yıkıldı= dam gürültü ile çabukcana yıkıldı”.
bark: “() ew bark”. “Bark” kelimesi yalnız olarak kullanılmaz, “ew” kelimesiyle birleştirilerek kullanılır.
turk: Her cismin uzunluğuna “turk” denir. “() bir süŋü turkı= bir süngü uzunluğunca”, “() yér éni turkı= yerin eni, boyu”.
çalk çulk: “() çalk çulk badar kıldı= o, onu çarptı, itti”. Bu, itmenin çıkardığı sestir[11].
ķırk: Kırk. Nitekim şu savda gelmiştir: “()[12] kırk yılka tegin bay çıġay tüzlinür= kırk yıla değin zengin, yoksul bir olur”. (Ya ölümle veya zamanın değişmesiyle zengin, yoksul kırk yıla değin dümdüz olur).
berk: “() berk neŋ= muhkem nesne”. Aslı “() bek”tir. () harfi sonradan gelmiştir.
börk: Kavuk, başlık. “() tatsız Türk bolmas, başsız börk bolmas= Acemsiz Türk, başsız börk olmaz”.
?[13]: Türk ülkesinde bir şehir adı.
türk: Allah yarlığayası Nuh’un oğlunun adıdır. Bu, Allah’ın, Nuh oğlu Türk’ün oğullarına verdiği bir addır. Netekim Allah’ın () sözündeki insan kelimesi “Âdem” anlamına gelmiştir; burada yalnız bir tek kişiyi bildirir. () ayetinde bulunan “insan” kelimesi, çokluğu, yığını bildiren bir addır; çünkü, müfretten bir şey çıkarmak doğru olamaz, burada da öyledir. Türk sözü, Nuhun oğlunun adı olduğunda bir tek kişiyi bildirir, oğullarının adı olduğunda, “beşer” kelimesi gibi çokluk ve yığını bildirir. Bu kelime, müfret ve cemi yerinde kullanılır. Nitekim “Rum” kelimesi Allah yarlığayası İshak’ın oğlu Iysu, Iysu’nun oğlu Rum’un adıdır; oğulları da bu adla anılmıştır, Türk kelimesi de böyledir. * Biz “ad olarak Türk adını yüce Allah vermiştir” dedik; çünkü bize () Kâşġarlı Halef oğlu İmam, Şeyh Hüseyn, ona da () denilen kimse, () denmekle tanıtılan () nün ahırzaman üzerine yazmış olduğu kitabında ulu yalavaça tanıkla varan bir hadisi yazmış; hadis şöyledir: () Yüce Allah “Benim bir ordum vardır, ona “Türk” adı verdim, onları doğuda yerleştirdim. Bir ulusa kızarsam Türkleri, o ulus üzerine musallat kılarım” diyor. İşte bu, Türkler için bütün insanlara karşı bir üstünlüktür; çünkü, Allah onlara ad vermeği kendi üzerine almıştır; onları yeryüzünün en yüksek yerinde, havası en temiz ülkelerinde yerleştirmiş ve onlara “Kendi ordum” demiştir. Bununla birlikte Türklerde güzellik, sevimlilik, tatlılık, edep, büyükleri ağırlamak, sözünün yerine getirmek, sadelik, öğünmemek, yiğitlik, mertlik gibi öğülmeğe değer, sayısız iyilikler görülmektedir. Nitekim şu parçada gelmiştir: * () * Kaçan körse anı Türk * Bođun aŋa anıŋ aydaçı * Muŋer tegir uluğluk * Mundanaru keslinür * “Onu Türk boyları görse, bu adam için büyüklük ve ululuk yaraşır ve ululuk bunda kesilir” der[14].
türk: Türk. Bu kelime hem müfret, hem cemi olarak kullanılır. “Sen kimsin” anlamına olan “() kim sen” denir; buna “() Türkmen” diye cevap verilir, “ben Türküm” demektir. “() Türk süsi atlandı= Türk ordusu atlandı”.
türk: Vakit anlamına gelen bir kelimedir. Bütün meyvelerin olġunlaştığı zamanın ortasıdır. “() türk üzüm ödi= üzümün olġunluk vakti”, “() türk kuyaş ödi= gün ortası”, “() türk yigit= gençlik çağının ortası”.
serk: Saksı ve saksı kırıkları.
sürk: “() anıŋ ađakı sürk buz tek= onun ayağı buz gibi soğuk”. Bu kelime ancak burada kullanılır.
kürk: Kürk.
körk: Güzellik. Güzel ve gösterişli olana “() körklüğ” denir. * Ortası ünlüsüz olanların ayrımı bitti. * * * ORTASI HAREKELİ OLANLAR HER TÜRLÜ ÜNLÜSÜYLE () AYRIMI
kelep: Türk yaylalarında biter bir çeşit ot; davarı çabuk semirtir.
basut: Arka, yardımcı, acıyıcı.
basut: Yardım. “() ol maŋa basut bérdi= o, bana yardım etti, iâne verdi”. İkisi de birbirine yakındır.
bulıt: Bulut. “() kara bulıt”, “() ak bulıt” denir. “() kara bulıtığ yél açar, urunç bile él açar” savında gelmiştir “kara bulutu yel, rüşvet, el açar”. (Kara bulutlar gök yüzünü kapattığı zaman onu rüzgār dağıtır, hükūmet kapıları da rüşvetle açılır). Bu sav, işin bitmesi için malını esirgememekle emrolunan kimse için kullanılır. Saçın gürlüğü dahi buluta benzetilerek “() bulıt tek saçı” denir ki”saçı bulut gibi çok” demektir. Şu parçada dahi gelmiştir: * () * () * () * () * Aġdı bulıt kökreyü * Yaġmur tolı sekriyü * Kalık anı ügriyü * Kança barır belgüsüz * “Bulut kükreyerek yükseldi, yağmur, dolu koşuşur, onu hava sürüyor, nereye gideceği belli değil”. * (Bulut, şimşek çakarak, yükseldi; yağmur ve dolu dökülüyor, hava onu toplayıp sürüyor, ne yana gideceği bilinmez).
tübüt: Türk illerinde bulunan kalabalıklı bir kavimdir; onların bulunduğu yerlerde misk geyiği bulunur. Bu geyiklerin göbekleri kesilip alınır; bu bir misk kutusudur; göbek miski budur. Tübütlüler () adında birinin oğullarıdır. Bu, Yemenli bir kimsedir, orada birini öldürmüş, korkusundan kaçmış, bir gemiye binerek Çine gelmiş, “Tibet” ülkesi onun hoşuna gitmiş, torunları orada yerleşmiş; çoluğu çocuğu çoğalmış, torunları Türk topraklarından bin beşyüz fersah yer almıştır. Çin ülkesi Tibet’in doğu yanındadır. Batı yanında Kişmir, kuzayında Uyġur illeri, Güneyinde Hind denizi bulunur. Bundan başka, dillerinde Arapça sözler de vardır. Anaya () babaya () derler.
tégit: “() tégin” kelimesinin cem’idir. Bu, aslında “köle” demektir; sonra Hakan oğullarına unġun (unvan) olmuştur. Bu, kurala uymayxan bir cemidir. “() öke tégit” orta hâlli adamların büyüklerine, Hakan çocuklarının küçüklerine verilen addır. Bu iki kelime birleştirilerek kullanılır. “() öke” kelimesinin aslı, Zülkarneyn gününde barış olmadan evvel Türk kollariyle bunun kolları arasında yapılmış olan çarpışmadır.
çöküt: “() çöküt kişi= kısa boylu, cüce kişi”. Başkası da böyledir.
çigit: Pamuk çekirdeği. Arġuca.
sipüt: Karabiber ve kimyon gibi yemeğe katılan bir ot. Kâşġarca.
soğut: Ekşi sütten yapılmış peynir. Karlukça.
soğut: Pirinç, et ve baharatla doldurulmuş bağırsak yemeği, bumbar dolması.
sıġıt: Ağlayış.
sögüt: Söğüt. Şu savda da gelmiştir: “() sögüt süliŋe, kađıŋ kasıŋa= söğüde tazelik, kayına katılık”. (Söğüde tazelik, kayın ağacına katılık yaraşır). Bu sav, aslına çeken herşey içirn söylenir.
ķaçut: Savaş ve kavġada yiğitlerin birbirleriyle çarpışmaları. Başkası da böyledir.
ķarıt: Türkmence “söğmek”. Zannederim ki söz Arapça () sözünden alınmıştır.
ķurut: Keş, yağı alınmış yoğurttan yapılan lor peyniri, çökelek.
ķanat: Kanat.
ķonat: Birbirine yanaşan, toplanan insan kümesi. “() ol meniŋ konatım ol= o, bana yanaşan, bana sokulan kişidir”.
kepit: İçki içilen yer, meyhane.
Küçet: Harzemde oturan bir Türk boyu.
köçüt: At.
keđüt: Geyisi, giyecek. Çokça düğünlerde kullanılan elbise; gerek gelinin ve gerek güveyinin hısımlarına armağan olarak giydirilen elbise. “() keđüt bérdi= -ona ağırlık olarak- elbise verdi”.
kirit: Anahtar. Bu kelime Arapçaya yakındır; çünkü Arapçası ()dir. () atıldıktan sonra () e, () ye, () ye çevrilmiştir.
külüt: Halk arasında gülünç olan nesne.
buķaç: Su kabı, saksıdan yapılan çömlek. “() asıç bukaç= tencere, tas”. Bu iki kelime birlikte söylenir.
Bekeç: Tekinlerin sanı. Nitekim “() Begeç Arslan Tégin” denir. Bu kelime yumşak kefle söylendiğinde küçültme bildirir “Beyceğiz” demek olur. Bu da acınmak ve sevmek bildirir; çünkü “() beg” yumşak kâf iledir.
Boluç: Erkek adlarından.
toķuç: Çörek. Bu kelime “() tok er” sözünden alınmıştır, “tok adam” demektir; çörek insanı doyurduğu için böyle denilmiştir.
tiküç: Ekmekçilerin ekmek üzerine nakış yapmak için kullandıkları nesne, kuş yeleği.
çanaç: Kendisini düzdüren, korkak, iş göremeyen, gevşek.
sanaç: Dağarcık. Kırmızı dağarcığa[15] “() sanaç kesürgü” denir.
ķaķaç: Kir, pas, bulaşık. Buradan alınarak “() ton kakaç boldı” denir ki “elbise kirlendi” demektir.
Ķuluç: Erkek adlarındandır.
ķulaç: Bunun aslı “() kol aç”tır. Nitekim “() bir kulaç barçın” denir ki “bir kulaç ipekli kumaş” demektir.
ķılıç: Şu savda da gelmiştir: “() koş kılıç kınka sıġmas= çifte kılıç kına sığmaz”. Bu sav, bir iş için çarpışan, karşılaşan, ya da bir kızı istiyen iki adam için söylenir; bununla Hakanlı Beylere ad verilerek “Kılıç Xan” denir ki “kurduğu, düşündüğü işlerde kılıç gibi kesip atan bir Hakan” demektir. Şu parçada dahi gelmiştir: * () * () * () * () * Eren alpı okıştılar * Kıŋır közin bakıştılar * Kamuğ tolmun tokıştılar * Kılıç kınka küçün sıġdı * “Yiğitler çağrıştılar, kızġın gözle bakıştılar, bütün silâhlarla çarpıştılar, kılıç kına güç sığdı”. * (Bir harbi anlatarak diyor ki: Yiğitler birbirini davet ettiler. Öfkeli gözlerle bakıştılar, bütün silâhlariyle savaş yaptılar; -üzerinde birçok kanın kuruması yüzünden- kılıç kınına sığmaz oldu).
ķamıç: Kepçe.
kötiç: Genç çocuğa söğüldüğü zaman söylenir. “Kıç gibi kokmuş” demektir, kıça nispet olunur.
közeç: Bardak, testi. Bu kelime Arapçaya uyġun düşmüştür, ancak () harfi () e çevrilmiştir.
köđeç: Yukarıdaki gibi testi, bardak demektir. Arġuca. Bunun içindir ki Arapçada () harfi () ye çevrilerek () kelimesi () biçiminde yazılır, “yazı yazdı” anlamınadır. Araplar, acı suya () derler.
kömeç: Küle gömülerek pişirilen çörek.
kömüç: Define, gömü. “() ol kömüç buldı= o, gömü, define buldu”.
mesiç: “() mesiç üzüm= kara üzüm”.
butar: “berdî2 denilen hasırın dokumasında arış olarak kullanılan pamuk ipler.
badar badar: “() badar badar yügürdi= patır patır, ayağının sesi işitilerek geçti”.
basar: Dağ sarımsağı.
baġır: Karaciğer. Kimseye boyun eğmeyen adam için “() bedük baġırlığ” denir ki “ciğeri büyük” demektir. Yayın orta yerine de () adı verilir.
baķır: Bakır. Şu savda dahi gelmiştir: “() bar bakır, yok altun= var olan bakır, yok olan altın”. (Elde bulunan şey bakır gibi değersiz sayılır; elde bulunmayan şey, altın gibi kıymetlidir). Bu sav, bir kimsenin, hısımlarının yanında değeri bilinmediği, ancak yokluğunda arandığı zaman söylenir.
baķır: Çinde geçen para. Alışverişleri bununladır.
Baķırsoķum: Merih yıldızının adı. Kızıllıkta bakıra benzetilir.
bögür: Böğür.
bükür: “() köçe” şehri ile Uyġur ülkesi arasında bulunan dağın başında bulunan bir kaledir; burası sınırdır.
tapar: Kıpçak hanlarından “() İnal öz”ün iki oğlu?[16].
tatır: “() tatır yér= suyu, ağacı olmayxan kıraç yer”.
titir: Dişi deve.
taķır taķır: “() at ađakı takır takır étti= atın ayağı takır takır ses çıkardı”.
tikir tikir: “() tikir tikir étti” denir. Bu da yukarıdaki anlamdadır.
temür: “() kök temür kérü turmas” savından gelmiştir, “gök demir boş durmaz” demektir. Bu savın başka bir anlamıda vardır; Kırġız, Yabaku, Kıpçak ve daha başka boyların halkı ant içtiklerinde, ya da sözleştiklerinde, demiri ululamak için, kılıcı çıkararak yanlamasına öne korlar “() bu kök kirsün kızıl çıksun” derler, “sözünde durmazsan kılıç kanına bulansın; demir, senden öcünü alsın” demektir; çünkü onlar demiri büyük sayarlar.
tamur: Damar. Oğuzlar /m/yi /a/lı söyleyerek “tamar” derler; onlar her zaman yeğniliğe uyarlar; çünkü /a/, ünlülerin en yeğnisidir, hep ona doğru giderler.
tawar: Canlı, cansız mal. Oğuzlarla Oğuzlara uyanlar () ile “() tavar” derler. Şu savda dahi gelmiştir: * () * () * Tawar kimiŋ ökilse Beglik aŋar kergeyür * Tawarsızın kalıp Beg erensizin emgeyür * “Kimin malı çoğalırsa, Beylik ona yaraşır; Bey malsız kalınca, adamsızlıktan sıkıntı çeker”. * (Malı çoğalan kimse, başkalarından daha çok Beyliğe yaraşır; Bey eli boş kalırsa adam toplamakta güçlük çeker; çünkü onlar beyin malına tamahlanarak, çevresinde toplanırlar).
çübür: Keçi kılı. Buradan alınarak “() çübür çebür” denir ki “abur cubur” demektir, malın kötüsü ve değersizi.
çutur: “() çutur kişi= huyu kötü kimse”.
çaġır: Şıra.
çaġır: Çakır, şarap. Bu kelime birbirine zıt iki anlama gelen kelimelerdendir.
çaġır[17]: Dar yol, küçük yol.
çaķır: Çakır, gök gözlü, çakır gözlü. Şu savda dahi gelmiştir: “() ıt çakırı atka tegir, at çakırı ıtka tegmes= çakır gözlü köpek ata değer, atın çakırı bir ite değmez; çünkü çakır gözlü at iyi görmez”; ondan kaçınmakla emrolunuyor.
çigir çigir: Ekmeğin içerisinde taş kırıntıları olduğu zaman dişin ezemeyerek çıkardığı ses.
suğur: Kelere benzer bir çeşit ada tavşanı; derisinden yağmurluk yapılır?
sıġır: Hanların hakl ile birlikte yaptıkları bir çeşit av. Öyle ki, hanın adamları ormanlara dalar ve kırlara dağılırlar, yaban hayvanlarını önlerine katarak hanın olduğu yere doğru sürerler; o, yorulmaksızın bulunduğu yerden önüne çıkan hayvanları vurur. Sürgün avı.
sıġır: Sığır. “() suw sıġırı= manda, dombay”.
ķatır: Katır.
ķadır: “() kadır neŋ0 güç olan nesne”. Sarp yere “() kadır yér” denir; bu, dağlarda karın ve kışın çok olmasından ileri gelir.
ķadır ķış: Zemheri, karakış.
ķadır: Hakanların sert ve çetin olanına denir. Bundan dolayı Hakanlı ulusunun hanlarına “() Kadır Xan” derler. Bu kelime Arapçaya uyġun düşmüştür; çünkü sert olmak, güçten kudretten ileri gelir, sert olan kişi istediğini yapabilecek kudrettedir.
ķısır: Kısır, doğurmayan kadın veya hayvan; bundan alınarak “() kısır kısrak” denir ki “doğurmayan kısrak” demektir.
keler: Keler.
boğaz: Boğaz.
tebiz: Çorak yer. Bundan alınarak hasetçi kişiye “() tebiz kişi” denir.
topuz: “() topuz yük= üzerine durulamayxan= üstüne binilemeyen hayvan yükü”.
titiz: “() titiz neŋ= tadı helile gibi kekremsi olan her şey”.
tüküz: “() tüküz at= alnında bir parça beyaz bulunan at”.
saġız: Sakız. “() saġız toprak= yapışkan toprak”.
saķız[18]: Elbiseye bulaşan meyve suyu veya hurma pekmezi gibi nesneler.
sekiz: Sekiz. Bu kelime “() sekiz”in yeğnitilmişidir.
semiz: Semiz, semirmiş her hayvan. Bu kelime Arapçaya uyġundur; ancak, Türkler () harfini () ye çevirmişlerdir. Bu, onların dilinde olan şeydir, “sen” ve “siz” gibi. ((), () dan çevrilmiştir).
ķubuz: Kubuz, uda benzer bir çalġı.
ķutuz: Yaban sığırı.
ķutuz ıt: Kudurmuş köpek.
ķađız: Ağaç kabuğu.
ķuđuz: Dul kadın.
ķımız: Kımız. Kısrak südü tulumda bekletilerek ekşitilir, sonra içilir.
ķımız almıla: Ekşi elma, kımıza benzediği için.
köküz: Göğüs.
kiđiz: Keçe.
kiwiz: Halı, kilim gibi şeyler.
küwij: (iki çıkak arasındaki () ile). Söğüt gibi içi çürüyen, içi kovalan her ağaç.
küwij turma: Tadı bozulan, tadı kaçan turp. Tadı kaçan her şey de böyledir.
tarus: Evin çatısı.
talas: At yarışında, top oyununda meydanın sonuna çekilen ip.
talas: Taraz diye tanınmış olan şehir. Talas, ikidir; birine “() uluğ Talas” denir, ikincisi İslâm sınırında bulunur, “() … Talas”[19] denir.
tolas: “() tolas yüz= somurtkan yüz”.
bıçış: Büyüklerin konukluğuna, düğüne, davetine gidenlere verilen ipekli kumaş.
burış: Deride ve elbisedeki buruşukluk.
baġış: Parmakların ve başka uzuvların ek yerleri; kamışla kamışa benzeyen şeylerin boğumları da böyledir.
baķış: Bakış, gözle birbirine bakış.
biliş: Biliş. Burada sıfattır, mastar değildir[20].
buluş: Kişinin yaptığı işten kazancı.
buluş: Sözle yardım. “() ol maŋa buluş kıldı= o, bana sözle yardım etti”.
tapış: İki adam işlerini birbirine tapşırma, vekilleşme.
tutuş: Çıkışma, çekişme. Bu kelime, bundan evvelki kelimeden sesçe daha serttir.
Tutuş: Erkek adlarındandır.
tawuş: His, duygu, kımıldama.
toķış: Cenk, savaş. Şu parçada dahi gelmiştir: * () * () * () * () * Tokış içre urıştım * Uluğ birle karıştım * Tüküz atın yarıştım * Aydım emdi al Utar * “Savaşta vuruştum, büyük ile karıştım, alnı akışmalı atla yarış ettim, ona “al, Utar;” dedim”. * (Savaşta kavmin büyüğü ile çarpıştım, alnı akıtmalı atımla harbe girdim, ok atarak, “al, Utar;” dedim). “Utar” bir adamın adıdır.
Toķış: Kişi adı.
tegiş: Değişme. Bu, birisine, senin bir lokma vermen, onunda sana vermesi gibidir.
tekiş: Her şeyin sonu, bitimi.
Tekiş: Erkek adlarındandır[21].
çepiş: Çepiş, altı aylık keçi yavrusu.
çawuş: Savaşta safları düzelten, savaş olmadığı zaman da askeri zulum etmeğe bırakmayan kimse, çavuş.
çıķış: Menfaat, çıkar. “() ol ışta çıkış yok= o işte çıkar yok”.
çalış: Çelme, güneş.
suruş: Buğday başaklarındaki daneler sertleşmeden önce, alevde ütülür, sonra döğülerek yenir; firik, ütme.
sıķış: İtişme, çarpışma.
söküş: Söğme, söğüşme.
sögüş: (Yumşak kefle) kebap etmeğe yarar oğlak, ya da kuzu. Oğuzca.
sikiş: Sikiş.
ķapış: Kapıp alma, yağma etme.
Ķapuş: Arġu ilinde bir yer adı.
ķaçış: Halk arasında uyuşmazlık, döğüş. Şu savda dahi gelmiştir: “() kaçış bolsa kıya körmes= halk arasında anlaşmazlık ve ürküntü olsa kimse birbirine yan bakamaz”.
ķoçuş: Kucaklama, koçuşma.
ķađaş: Kardaş gibi yakın olan hısım.
ķađış: Kayış; hayvan derisini dilerek yapılmış olan kayışa denir.
ķarış: Karış. “() bir karış”.
ķoğuş: Sepili, sepisiz deri.
ķoğuş: Değirmen oluğu; oluk.
ķoğuş: “() tegirmen koğuşı= değirmen oluğu”.
ķoğuş: Ok yapmak için kesilen ağaç, huş ağacı.
ķamış: Kamış.
keçiş: Irmağın, derenin geçidi. Şu: “() ol keçişni suw iletti” savından gelmiştir, “su, o geçidi, o köprüyü götürdü” demektir. Bu sav, geçen ve elde edilmesi imkânsız olan iş için kullanılır.
keriş: Üstüne çıkılabilen dağ tepesi. Oğuzca.
keriş: Atın yarnı, sırtı. Şu: “() keriş yaġrı oğulka kalır” savında dahi gelmiştir, “sırt yağırı oğla kalır” demektir; çünkü orası oynak yerdir, kolay kolay sağalmaz. Bu sav, yağırdan sakınmak için söylenir.
keriş: Savaşta dayanma.
körüş: Gözle munazara, sözle değil[22].
kiriş: Bir adamın akarlarından olan geliri.
keriş: Kavġa, çekiş. “() nelek[23]
