"BOMBA MERKEZİ"(karşı koymak için;önce bilmek gerekir)
Arkadaşlar merhaba;
Öncelikle; Bilimsel-Teknolojik Araştırmalar ve Haberler başlığı altında konu açan arkadaşları tebrik ederim, çok muhteşem paylaşımlar gördüm özellikle ASELSAN´ınımızın icat ettiği o mükemmel makinalar göğsümü kabarttı doğrusu.
Arkadaşlar bu konuyu açmamda ki amacım; Gelişen ve değişen Dünyanın artık muhtemel bir savaşta kabusu olacak olan bomba ve füze vs. sistemlerinin nerede, kimler tarafından ne amaçla üretildiklerini saptamak ve nitelikleri hakkında bilgilenmek- bilgilendirmektir.
İşte İlk Konumuz;Kıyametin Ayak Sesi ATOM BOMBASI
Atom bombası, patlamanın kontrolsüz çekirdek tepkimesi yoluyla sağlandığı bomba modelidir. Çekirdek tepkimesi zincirleme ve çok hızlı gerçekleştiğinden ortaya devasa bir enerji açığa çıkar ve bu da patlama ve beraberinde şok dalgası yaratır.
Fizyon tipi çekirdek tepkimesine dayalı atom bombalarında yüksek zenginlikte (saflıkta) Uranyum (235U) veya Plütonyum (239Pu) kullanılılır. Günümüzde üretilen bombalar daha çok plütonyum içeriklidir. Bu yüksek zenginlikte malzeme, zenginleştirme tesislerinden ya da nükleer reaktörlerden elde edilmektedir.
Zincirleme çekirdek tepkimesinin gerçekleşmesi için, ortamın kritik adı verilen seviyede ya da üstünde olması gerekmektedir. Bunun için de belli miktarda ki kütlenin belli bir hacimde olması gereklidir. Bu gereken en az kütleye kritik kütle, hacime de kritik hacim denir. Atom bombalarına kritik kütle sağlanacak miktarda malzeme konur fakat bu malzeme öyle bir dağınık yerleştirilir ki, kritik hacim şartı sağlanamaz ve bu sayede bomba beklerken ya da taşınırken tamamen güvenli bir şekilde durur.
Atom bombasında patlamanın gerçekleşmesi için nükleer malzeme dışında iki ayrı önemli bölüm daha vardır. Bunlardan biri tetiklemeyi yapacak olan fünye diyebileceğimiz parçadır. Genelde dinamit kullanılır. Bombanın patlaması için bu az miktardaki dinamit ilk olarak patlar ve patlamanın etkisi ile dağınık nükleer malzeme bir ayara gelerek kritik hacme ulaşır. İkincisi ise nötron kaynağıdır. Artık kritik kütlede ve hacimde olan malzemede zincirleme çekirdek tepkimesini bu nötron kaynağından çıkan nötronlar başlatır ve bundan sonrası kontrolsüz bir biçimde devam eder ve patlama gerçekleşir. 1945 yılında Amerika Birleşik Devletleri´nin attığı bombalar Japonya´yı neredeyse yok etmiştir. Termonükleer bombanın bulunmasından sonra atom bombası taktik silahı olmuştur. Nükleer silahların üretimine başlanmasına neden olmuştur. İlk olarak Nazi Almanya´sına atılacaktı. Ama savaşta Almanya yenilince Japonya´ya atıldı
İkinci Dünya Savaşı sırasında, Manhattan Projesi adıyla, ilk çalışmalar başladı. 1942 yılında ABD´nin New Mexico eyaletindeki Los Alamos bölgesinde gizlice bir grup ünlü bilimadamı toplandı. Robert J. Oppenheimer öncülüğünde 3 yıl çalıştıktan sonra ilk bombayı yapmaya başardılar. Aynı esnada Tennessee eyaletinin Oak Ridge kasabasında gizli bir üs daha kuruldu. Burada da patlayacak zengin malzemenin üretimi çalışmaları başladı.

Julius Robert Oppenheimer (d. 22 Nisan 1904, ö. 18 Şubat 1967), ABD´li fizikçi. 2. Dünya Savaşı sırasında nükleer silah üretmek için başlatılan Manhattan Projesinin bilimsel başkanı. Atom bombasının babası olarak da tanınır.
İlk atom bombasının denemesi 16 Temmuz 1945 günü Meksika sınırına yakın Alamogordo çölünde gerçekleştirildi. "Trinity" kod adlı bu denemede patlamanın şiddeti inanılmazdı. Hesaplanan patlama 16 bin ton dinamitin patlamasına eşdeğerdi ve o güne kadarki bombalardan çok daha şiddetliydi. Bu başarının üzerine atom bombasının Japonya’nın iki önemli şehrinde kullanılması kararlaştırıldı.
6 Ağustos 1945 sabahı ilk atom bombası Enola Gay isimli bir bombardıman uçağı ile Hiroşima’ya atıldı. 3 gün sonra, 9 Ağustos 1945 günü ise ikinci atom bombası, Bockscar isimli uçaktan Nagasaki´ye atıldı. Bu iki bomba, patlama, ısı, radyasyon gibi etkileri ile, 100 bin üzerinde insanı öldürdü. Amerika bombalamaya devam edeceğini açıklayınca, 15 Ağustos´ta Japonya teslim oldu.
Bu tarihten sonra çeşitli ülkeler de atom bombası yapmaya başladılar.Bu ülkelerin içinde olduğumuzu düşünmekteyim.Gerekliliğinede inanıyorum.

Atom Bombası
...ve dünyaya nükleer füze nutukları çeken ABD´ nim yaptıkları;

Atom Bombası Nagasaki 1945

Hiroşima çöle dönerken

yorumsuz!..
Atom Bombası Nasıl Yapılır?
Nükleer silahlar nükleer enerjinin, büyük miktarlarda ve ani denilebilecek kısa sürelerde, kontrolsüz şekilde üretimine dayalıdır.Nükleer enerjiyse, çekirdek parçalanması (fisyon), ya da çekirdek birleşmesi (füzyon) yoluyla elde edilir. Fisyon olayında, örneğin U-235 gibi bir çekirdek, nötron bombardımanına tabi tutulduğunda, bir nötron tutarak parçalanır ve 2 ya da 3 nötron çıkarır.Böyle çekirdeklerin, parçalanabilir yada ‘’fisil’’ olduğu söylenir.Açığa çıkan nötronlardan bazıları, ortamın dışına kaçarak ya da ilgisiz çekirdekler tarafından yutularak ‘ziyan’ olurken, bazıları diğer U-235 çekirdeklerine çapıp yeni fisyonlara yol açar.
Eğer bir uranyum kütlesinde ortalama olarak, fisyona yol açan her nötron başına açığa çıkan nötronların; ‘birden fazlası, biri ya da birden azı’ tekrar fisyona yol açabiliyorsa, o uranyum kütlesinin ‘süperkritik, kritik ya da alt kritik’ olduğu söylenir.Geometrisine ve kimyasal bileşimine bağlı olarak, olası en küçük kritik kütle 7-8 kg düzeyindedir.Uygun bir şekilde hazırlanması gereken böyle bir kütlede, her fisyon bir yenisine yol açar ve ‘zincirleme reaksiyon’ aynı düzeyde devam eder.
Süperkritik bir kütledeyse, her fisyon birden fazla yenisine yol açtığından, fisyonların sayısı çığ gibi artar.Büyüyen bir ‘zincirleme reaksiyon’ oluşur ve fisyon başına açığa, 200 milyon elektronvolt enerji çıkar.Kömürün yanmasından elde edilen enerjiyse, karbon atomu başına 4 elektronvolt kadar.Dolayısıyla 1 gram U-235’in fisyonu, 2,5 ton kömüre eşdeğer.
Fakat doğada bulunan uranyumun, sadece %0.71 kadarı U-235’ten, kalanıysa, parçalanmayan bir izotop olan U-238’den oluşur.Dolayısıyla doğal uranyumdaki 235 bileşeninin, hele bomba yapılmak isteniyorsa, % 90’lar düzeyinde zenginleştirilmesi gerekiyor. Zenginleştirme yöntemlerinden birisi, ‘gaz difüzyonu’ yöntemi.Normal şartlar altında metal olan uranyum, UF6 gazı haline getirilir ve bir kabın, aralarında gözenekli bir zar bulunan iki bölmesinden birine konup, yüksek basınç altında sıkıştırılır.Gaz moleküllerinden U-235 içerenler, diğerlerine göre daha hafif olduklarından, herhangi bir sıcaklıkta daha hızlı hareket eder ve zarın diğer tarafına sızmakta daha başarılı olurlar.Dolayısıyla diğer bölmedeki U-235’li molekül konsantrayonu, az biraz artar.Kayda değer bir zenginleştirme için bu sürecin binlerce kez tekrarlanması, böylesine kaplardan binlercesinin art arda kullanılması gerekir.Böyle bir tesiste, yılda tonlarca zenginleştirilmiş uranyum üretilebilir.Fakat basınçlamanın gerektirdiği güç binlerce MW, kap sisteminin tesis maliyeti milyar dolar düzeyindedir.Oysa, bir nükleer bombanın yapımı için onlarca kilogram zengin uranyum gerekir.Zengin uranyumu az miktarlarda elde etmenin daha ucuz yolları vardır.
Nükleer Bomba Şeması:

şekil : Yukarıda çekirdeğe yerleştrilen maddelere dikkat edin!

şekil 2.
Bir başka zenginleştirme yöntemi, uranyum izotoplarının, aynı frekanstaki lazer atımları karşısında verdikleri farklı tepkiye dayanır.Buysa zahmetli ve yavaş çalışan bir yöntem. Malzemeyi küçük miktarlarda ve yavaş yavaş elde etmenin bir diğer yolu, uranyum izotoplarını iyonlanlaştırıp bir manyetik alanın üzerinden geçirmek.Aynı hızla hareket etmekte olan iyonlar manyetik alanldan geçerken, daha ağır olanlar daha küçük, hafif olanlarsa daha büyük yarıçaplı daireler üzerinden saptırılır ve karşıdaki bir ‘’ toplayıcı levha’ nın farklı yerlerine düşerler.Bu, fakirin zenginleştirme yöntemidir.Ancak sabır gerektirir.Çünkü gün boyunca hedef levhasında, gram düzeyinde az ürün birikir.
Parçalanmaya yakın bir diğer ‘fisil’ çekirdekse, Pu-239 izotopu.Ancak, pülütonyum doğal bie element değil.Nükleer reaktörlerde, U-238 izotopunun bir nötron yuttuktan sonra bozunması sonucu oluşur.Farklı bir element olduğundan, uranyumdan kimyasal yöntemlerle ayrıştırılabilir ve zenginleştirme işlemi gerektirmez.Fakat eldesi için, hazırda çalışan bir nükleer reaktörün bulunması ve yakıtına uygun zamanlamalarda müdahale edilmesi gerekir.Halbuki, bomba malzemesi olarak zenginleştirilmiş uranyum ya da plütonyum elde etmenin en kestirme yolu, bu malzemeyi, nükleer santralarla hizmet veren yakıt işleme tesislerinden almak ya da çalmak.
Prof. Dr.Vural Altın / Bilim ve Teknik -Sayı:423-Şubat 2003
*********************************************************************
KONU 2.
Hidrojen bombası
Kontrol edilemeyen termonükleer enerji sağlayabilen yokedici nükleer silah.
Hidrojen bombasının ürkütücü boyutlardaki patlama gücü, hidrojen atomlarının birleşerek helyum atomlarına dönüştüğü termonükleer tepkimeden doğar. Bir başka deyişle, hidrojen bombasının patlaması bir çekirdek kaynaşması ya da birleşmesidir (füzyon). Oysa atom bombasınınki bir çekirdek bölünmesidir (fisyon).
Atom bombasının aksine fisyon değil füzyon reaksiyonu esasına dayalıdır. Füzyon reaksiyonunu başlatmak için gerekli ateşleme, sıcaklık küçük bir atom bombasını patlatmak suretiyle sağlanır. Ancak reaksiyon çok kısa bir sürede olduğundan, bomba maddesi buharlaştığı için toplam maddenin yalnızca bir kısmı füzyona uğrar. Füzyona uğrayan madde bir uranyum kılıfı içine alınacak olursa, bu iki bakımdan yarar sağlar:
* Uranyumun ağır bir metal olması ve buharlaşma sıcaklıklığının çok yüksek olması termonükleer enerjinin daha uzun sürmesini sağlar.
* Füzyondan meydana gelen nötronlar uranyumun fisyonuna sebep olacağından patlamadan açığa çıkacak enerji daha da artmış olur.
Küçük atom bombalarına ihtiyaç duyan hidrojen bombalarına temiz, büyük atom bombalarına ihtiyaç duyanlara ise kirli bomba denir.
Termonükleer reaksiyonlar için gerekli ısının kimyasal patlayıcı maddeler ile sağlanması düşünülmüştür. Bu durumda deklanşör görevini gören atom bombasına gerek kalmayacak ve radyoaktivitesi de ortadan kalkmış olacaktır.
Termonükleer ürünlerden hiçbiri radyoaktif değildir. Sadece trityum zayıf bir radyoaktivite gösterir. O halde hidrojen bombasının radyoaktif etkisi yoktur, ancak bu bombayı ateşlemek için kullanılan atom bombasından gelen etki vardır. Oldukça küçük deklanşör atom bombaları kullanan hidrojen bombalarında bu etki azdır.

Not: Amerika Birleşik Devletleri 1952 yılında atom bombasını gölgeleyecek kadar göçlü enerji açığa çıkaran hidrojen bombasını icat etti.İlk hidrojen bombası 1954 yılında Büyük Okyanus’taki Marshall Adaları’na atılarak ABD tarafından denenmiştir.Tahribatı ürkütücü boyutlardadır.

Fisil malzeme elde edildikten sonra bomba yapması, görece kolay bir iş. İlkel bir nükleer bomba, bir araya geldiklerinde süperkritik olacak olan iki altkritik uranyum kütlesini bir topun namlusuna yerleştirip, birini diğerine doğru ateşlemekle yapılabilir.Sonuç, büyük bir patlamaya yol açan süperkritik bir kütledir ve açığa çıkan toplam enerjiye ‘bombanın verimi’ denir.Hiroşima’ya atılmış olan bomba böyle bie düzenekten oluşmuştur.Ancak ‘top tipi bomba’ fazla uranyum gerektirir; ağır ve hantal, hem de düşük verimlidir.Bir diğer yöntem; süperkritik bir fisil malzeme küresinin etrafına güçlü patlayıcılar yerleştirip, bu patlayıcıları fevkalade simetrik bir eşzamanlı biçimde patlatarak, küreyi homojen bir şekilde, çok daha süperkritik küçük bir küreye ‘göçertmek’.Bu tip bir ‘göçertme aygıtı’nda, Pu-239 tercih edilmekle birlikte, U-235 de kullanılabilir.Yöntemin, fisil malzeme sağlamadan sonraki en zor tarafı, patlamaların eş zamanlılığını sağlayan elektronik devre elemanlarının yapımı ya da ele geçirilmesi.Fakat zahmetine de değer: Bomba küçük, verimi yüksek olur.
Füzyon olayıysa, hidrojen ya da hidrojenin izotopları olan döteryum ve trityum çekirdeklerinin birleşmesine dayalıdır.Bu çekirdeklerin kaynaşması, birim ağırlık başına fisyondan bile daha fazla enerji açığa çıkarır.O kadar ki, 1 gram hidrojen yaklaşık 50 ton kömüre eşdeğerdir.Ancak, çekirdeklerin kaynaştırılabilmeleri için, çok yüksek hızlarla çarpıştırılmaları gerekirYeterince yüksek sıcaklıktaki hidrojen gazında, her bir yöne doğru hareket etmekte olan atomlar, yeterince yüksek sıcaklıktaki hidrojen gazında, her bir yöne doğru hareket etmekte olan atomlar, yeterince yüksek hızlarla çarpışıp kaynaşabilirler. Nitekim, güneşin merkezindeki sıcaklık 15 milyon dereceyi buluyor ve buradaki hidrojen çekirdekleri, yüksek basıncında yardımıyla füzyona uğrayarak, güneşe ışıdığı enerjiyi sağlıyorlar.Ancak, yeryüzünde basınç çok daha düşük olduğundan, hidrojenin füzyonu için gereken sıcaklık çok daha yüksek ve 100 milyon derecenin üstüne çıkılması gerekiyor.Bu yüzden <<hidrojen bombası>>nın yapımında, füzyonu biraz daha kolay olan döteryumla trityum tercih edilir.Döteryum normal sudaki hidrojen atomları arasında, 1/66 oranında bulunuyor ve fiziko kimyasal yöntemlerle ayrıştırılabiliyor.
Trityum’sa Li-6 (lityum) izotopunun nötron bombardımanına tabi tutularak, helyum ve trityuma parçalanmasıyla elde edilebilir.Ancak tirtyum; normal şartlar altında uçucu, kaçıcı bir gaz.Hem de, görece kısa bir yarılanma ömrüyle kendiliğinden bozunuyor.Dolayısıyla, önceden üretilip saklanması yerine, kullanımının hemen öncesinde ve sırasında üretimi tercih ediliyor.Bu amaçla döteryum lityum’la karıştırılır ve her ikisi birlikte, strofor ambalaj malzemesiyle kaplanır.Patlama anı geldiğinde, lityum nötron bombardımanına tabi tutularak trityum üretilir, bu trityumlar da, içerdeki döteryumlarla çarpışıp füzyona yol açarlar.Ancak ; lityumun bombardımanı için nötronlar, füzyon için de yüksek sıcaklıklar gerekir.Bunlarsa ‘birincil’ denilen bir uranyum ya da Plütonyum bombasının patlatılmasıyla elde edilir.Bu bombanın ürettiği ısınma etkisi, yani termal şok, görece yavaş yayılır ve füzyon düzeneğine ulaşana kadar , düzeneğin dağılması olasılığı belirir.Halbuki, yayınlanan gama ışınları ışık hızıyla hareket eder. Ve strafor bunları emerek, içindeki karışımın ısınmasını sağlar.Bir yandan da, birincil bombanın basınç şoku füzyon karışımını dışardan ve her yandan homejen bir şekilde sıkıştırır, yaydığı nötronlar lityumu parçalayıp trityum açığa çıkarırlar.Karışımın sıcaklığı 100 milyon derecenin üstüne çıktığında , ‘ikincil’ füzyon bombası devreye girmiştir.
Nötron bombası, küçük bir hidrojen bombasıdır.Diğer nükleer silahlardan farkı, asıl öldürücü etkisinin, yaydığı nötronların yol açtığı radyasyon hasarından kaynaklanıyor olması.Bu özelliğiyle, ‘güçlendirilmiş radyasyon silahı’ olarakta adlandırılır.Patlamasının yol açacağı basınç ve ısı etkisi düşük olacak şekilde tasarlandığından, civardaki binalar ve sanayi tesisleri gibi fiziksel yapılar, patlamadan daha az etkilenir.Öte yandan, nötronlar fazla uzaklara yayılamadığından, bu silahın öldürücü menzili ötekilere göre kısa.
Bunlar bazı malzemelerin reel örnekleri


****************************************************************************
KONU 3.
CRUİSE FÜZELERİ

Sovyetler Biriliği´nin ilk Cruise füzesi AS-1 Kennel
Cruise Füzesi uçuş süresinin tamamında veya büyük bir kısmında normal bir uçak gibi uçan ancak pilotu olmayan güdümlü silah sistemlerine verilen genel bir isimdir. Cruise
füzelerini oldukça eski bir geçmişleri vardır, kolay yapımları, diğer füze sistemlerine nazaran daha ucuz olmaları ve değişik yerlerden, havadan, karadan ve denizden fırlatılabilmeleri onları cazip hale getirmiştir.
ABD arsenalinde bugün 2000 kilometre mesafeden hedefe fırlatılabilen ve hedefi birkaç metre hatayla vurduğu iddia edilen Cruise füzeleri mevcuttur.
Askeri amaçla kullanılan ilk Cruise füzesi 2. Dünya Savaşında Almanya´nın Londra´yı bombardıman için kullandıkları V-1 uçan bombalardır. V-1´ler karadan, açılı bir platform üzerinden bir roket motoru (RATO) yardımıyla fırlatılmakta, fırlatma tamamlandıktan sonra V-1 uçuşa geçince ramjet ana motoru devreye girmekte ve roket motoru otomatik olarak düşmektedir. Bundan sonra V-1 bir uçak gibi hedefine doğru yoluna devam etmektedir. O zamanki teknoloji bugünün elektronik teknolojisinin çok gerisinde olduğu, örneğin uydu bağlantılı GPS sistemleri henüz gelişmediği veya keşfedilmediği için V-1´ler yere çok yakın ve arazi düşey kesitine paralel bir şekilde uçma olanağına sahip değildi. Bu nedenle yükseklerde uçan Hawker Typhoon ve Gloster Meteor gibi hızlı av uçakları tarafından kolayca yakalanıyorlardı.
2. Dünya Savaşının Pasifik Cephesinde sona ermesi atom bombasının Amerikan B-29´u Enola Gay tarafından Hiroshima´ya ve daha sonra da Nagasaki´ye atılması sonucu mümkün olmuştur. Bu olayın neticesi harbin bütün galipleri dikkatlerini nükleer silahlara ve bunu düşman üzerine gönderebilecek uzun menzilli balistik sistemlere çevirmişlerdir.
1950-60 arası:
1950´li yılların ortalarına gelindiğinde kıtalararası (ICBM) balistik füzeler henüz emekleme seviyesindeydi. USAF´ın orta menzilli (IRBM) füzeleri olan Jupiter ve Thor henüz devreye girmemişti. Sovyetler Birliği�nde de durum aynıydı. SS-6 ancak 1960´da hizmete girebilmiştir. Hakiki manadaki ilk kıtalararası Sovyet füzesi olan SS-7´nin üretimine 1956�da karar verilmiş olmasına rağmen deneyler 1960´a kadar devam etmiş, servise girişi ise bunu takip eden yıllarda olmuştur.
Uzun menzilli bombardıman uçakları ile nükleer bombaların taşınabilme olanağı vardı ve bütün süper güçler bu olanağı zaten kullanıyordu. Sovyetler´in Tu-95 ve Tu-16´sı, USAF´ın B-36´sı, B-47´si ve hatta 1956´da devreye giren B-52´si bu uçaklar arasında sayılabilir. Ancak bombardıman uçaklarının av-önleme uçakları tarafından havada önlenebilme ve imha edilebilme, hava alanlarının da daha önceden tahrip edilebilme olanağı olduğundan nükleer başlıkları daha güvenli bir şekilde, atmosfer dışından parabolik bir trajektoride taşıyabilecek çok kademeli kıtalar arası füzelere ihtiyaç vardı. Ancak bu talebin 1960´lı yıllardan önce karşılanamayacağı ortadaydı. O zaman ne yapılmalıydı? Tek çıkış yolu bir ara çözüm bulunmasındaydı. Balistik füzeler devreye girene kadar aradaki boşluğun o günün oldukça gelişmiş jet teknolojisini kullanan Cruise füzeleri ile kapatılması yoluna gidildi. Amerikalı´ların geliştirdiği uzun menzilli, satıhtan fırlatılabilen RGM-6 Regulus , MGM-13 Mace ve MGM-61 Matador füzeleri bu uygulamanın en önde gelen örneklerindendir. Sovyetler´in MiG-15´den geliştirdikleri AS-1 Kennel , AS-2 (Kh-20) ve AS-3 (Kh-20) de bu uygulamanın havadan kara hedeflerine fırlatılan belirgin örnekleridir. Satıhtan satıha atılanlar arasında da SS-N-3 Sepal sayılabilir.
Tabii bu uygulamanın en büyük mahsuru, bu füzelerin daima devamlı gelişmekte olan hızlı av-önleme uçaklarının tehdidi altında olmalarıydı. Radara kolayca yakalanıyorlar ve hemen önleme uçakları önlerine çıkıyordu. Bu nedenlerle balistik kıtalar arası (ICBM) ve orta menzilli (IRBM) füzeler devreye girince bu ikinci kuşak diyebileceğimiz Cruise füzeleri devre dışı bırakıldı.
Ancak geçen zaman içinde bir taraftan anti-balistik füze sistemleri geliştirilmeye başlandı diğer yandan da nükleer silahların terk edilmesi için uluslar arası andlaşmalar imzalandı ve balistik füzeler imha edilmeye başladı. Kalan füzeler de konvensiyonel silah sistemlerini taşımak için çok pahalı elemanlardı. Bu nedenlerde tekrar Cruise füzelerine bir geri dönüş başladı; ancak bu sefer gelişen teknolojinin ışığı altında.

Yeni Dönem Cruise füzeleri: Bugün en az oniki ülke cruise füzesi üretmekte ve ihraç etmektedir. Kullanıcıların sayısı ise bilinmemektedir. Bu füzeler uzun menzilli havadan-karaya, karadan-karaya füzelerden kısa veya orta menzilli gemi-savar füzelere kadar büyük çeşitlilik göstermektedir. Bunlardan bazılarını saymak gerekirse İngiliz yapımı Sea Eagle, Çin yapımı Silkworm, Fransız Exocet, Alman Kormoran, İsrail Gabriel, İtalyan Otomat, Norveç Penguin, İsveç RBS-15 ve ABD yapımı Harpoon, BGM-109 Typhoon, AGM-69 ALCM Cruise füzeleri sayılabilir. Sovyetler Birliği/Rus Federatif Cumhuriyeti�nin ürettiği Cruise füzeleri ise daha büyük bir çeşitlilik göstermektedir. AS-16 (Kh-15), AS-16 (Kh-55), AS-5 (KSR-2) ve AS-4 (Kh-22) havadan atılan, SS-N-9 , SS-N-12 , SS-N-19 denizden, satıhtan veya denizaltından fırlatılan füzeler sayılabilir.

�Cruise� füzesi nasıl çalışır:
�Cruise� füzelerinin çalışma sistemleri tipler arasında benzerlik göstermekle beraber daha spesifik olabilmek için bugünlerde gündemde olan, USN tarafından gemilerden fırlatılan, BGM-109 �Tomahawk� füzeleri ile USAF�ın B-52H�lardan fırlattığı AGM-86 ALCM�ler esas alınmıştır.
Denizden fırlatılan Tomahawk füzeleri destroyerlerden, kruvazörlerden ve denizaltılardan fırlatılmaktadır. Bu füzeler USAF´ın havadan atılan füzeleri ile ilk hareket açısından farklılık göstermekle birlikte aralarında büyük benzerlik bulunmaktadır. Her iki tip te ilk fırlatma işlemi için metal bir gömlek içine alınmış bulunmaktadır. Gemiden fırlatılanlar ilk hareketi roket motoru ile almakta, bunun hemen akabinde gömlek parçalanıp kuyruk kanatçıkları ortaya çıkarap füzeyi kontrol altına almaktadır. Roket motorunun çalışma süresi yalnız oniki saniyedir. Bu süre içinde kuyruk kumanda kanatlarına ilaveten ana kanatlar açılmakta ve F-107 turbofan motoru devreye girmektedir.

Denizaltından fırlatılan bir Tomahawk
Deniz altından fırlatılan Tomahawk´ların tek farkı daha kalın bir zırha sahip olmaları ve bunun neticesi 36 kilo daha ağır olmalarıdır. Fırlatma işlemi bir torpido kovanından su jeti vasıtasıyla yapılmakta, roket su sathına gelir gelmez roket motoru devreye girmektedir. Bundan sonraki işlemler satıhtan fırlatılan Tomahawk´larla benzerlik göstermektedir.
Havadan atılan AGM-86´larda ise füze daha B-52H´ın kanat altındaki pilonu veya gövde içindeki yuvasını terkederken turbofan motoru çalışmaya başlamakta, füze gövdeden ayrıldıktan sonra ana kanatlar açılarak kontrollu uçuşa geçmektedir.
Günümüzün modern ABD menşeili Cruise füzeleri GPS yer belirleme ve yön bulma sistemleri, TERCOM arazi konturlarına uyum sağlıyan sistemler ve DSMAC dijital görüntülü arazi uyumu sistemleri ile donatılmıştır. Daha önceki, örneğin Körfez Savaşı´nda kullanılan Cruise füzeleri GPS yerine ataletsel belirme sistemi olan IPS´leri kullanıyorlardı.
GPS sistemi uydular ile haberleşme neticesi füzenin yerküre üzerindeki konumunu sağlamaya, rotasını tanzim etmeye ve düzeltmeye yarayan bir sistemdir. Bu sistemin işlemesi için fırlatıcı araç, uydu ve Cruise füzesi arasında bir haberleşmeye (communications) ihtiyaç vardır.
TERCOM sistemi ise aşağı bakan bir radar gibi çalışarak arazi konturlarını takip eder, uçuş güzergahındaki arazinin düşey kesitlerini çıkararak füze bilgisayarına aktarır. Aktarılan bu bilgiler daha önce füze bilgisayarına yüklenmiş olan üç boyutlu arazi haritasıyla karşılaştırılır, gerekirse güzergah düzeltilir veya füze planlanan irtifadan ve güzergahtan uçmaya devam eder. Bu irtifa zaman zaman 15-20 metreye kadar inmektedir.
Yeni Cruise füzelerinin burunlarına dijital bir kamera yerleştirilmiş bulunmaktadır. Bu kamera DSMAC denen bir sisteme bağlıdır ve tespit edilen dijital görüntü ile arazi korelasyonunu sağlar, sonuçta hedefin belirlenmesini temin eder. Ancak görünen hedef daha önce bilgisayara yüklenmiş olan bir data olup bina o anda terk edilmiş olabilir. Bu özellik en son nesil Cruise füzesi olan AGM-129�larda yok edilmeye çalışılmaktadır.
ABD´nin Cruise füzeleri:
ABD´nin elindeki modern Cruise füzeleri üç ana tipten oluşmaktadır.
1. GLCM: Ground Launched Cruise Missile- Yüzeyden Fırlatılan Cruise Füzesi
2. ALCM: Air Launched Cruise Missile: Havadan Fırlatılan Cruise Füzesi
3. SLCM : Surface Launched Cruise Missile: Yüzeyden Fırlatılan Cruise Füzesi
Donanmanın elindekilerin tamamı SLCM kategorisine girmektedir. Tomahawk olarak adlandırılan bu Cruise füzeleri dört ana modelden oluşmaktadır.
1. BGM-109A......................................... Kara taarruz, nükleer başlık taşıyabilir
2. BGM-109B (RGM-109B).................. Gemilere karşı
3. BGM-109C (RGM-109C)................. Kara taarruz, konvensiyonel başlık
4. BGM-109D (RGM-109D)................. Kara taarruz, konvensiyonel çoklu başlık (cluster munition)

Yukarıdaki Tomahawk füzelerinin tamamı iki varyant halinde üretilmişlerdir: Yüzeyden ateşlenebilenler, denizaltından ateşlenebilenler.
Hava Kuvvetlerinin elindeki Cruise füzeleri ise ALCM ve bunun geliştirilmiş modeli olan ACM (Advanced Cruise Missile- Gelişmiş Cruise Füzesi) versiyonlarından oluşmaktadır ve aşağıdaki modelleri içermektedir.
1. AGM-86B....................................... Nükleer başlıklı
2. AGM-86C....................................... Konvensiyonel başlıklı
3. AGM-86D....................................... Konvensiyonel başlıklı, AGM-86C�nin geliştirilmiş modeli
4. AGM-129........................................ Nükleer veya konvensiyonel başlıklı, Radara görünmeyen (Stealth)
Bunlardan ilk üç model ALCM, sonuncusu ise ACM olarak sınıflandırılmaktadır. Bunların tamamı B-52H´lar tarafından 6´sı kanat altında ve 14´ü gövde içinde olmak üzere taşınabilmektedir. B-2´ler de AGM-86D ve AGM-129 taşıyacak tarzda modifiye edilmişlerdir.
Tomahawk ve ALCM Cruise füzelerinin spesifikasyonları:
Tomahawk füzelerinin maliyeti 600.000 ila 1.000.000 ABD Doları arasında değişmektedir. Boş ağırlığı 1588 kilogram olan bu füze 452 kilogram konvensiyonel silah başlığı taşıyabilmektedir. Menzili 1600 kilometrenin üzerinde olup uzunluğu 5.56 metre, kanat açıklığı ise 2.67 metredir.
Süratleri: ABD yapısı olan AGM-86´lar ve "Tomahawk"ların hızı yüksek subsonik hızdır. Yani modeline göre 550-600 mil/saat (880-960 km/saat) arasıdır.
Şu an hizmette olan Rus yapımı cruise füzelerinin süratleri ise süpersonik veya yüksek supersonik hızdır. Örneğin SS-N-12 nin hızı 2.5 Mach (2750 km/saat)dir.

Tomahawk detayları
B-52H´ların taşıdığı AGM-86´ların ise maliyetleri yaklaşık 600.000 ABD Doları civarındadır, maşallah!.. 1469 kilogram boş ağırlığı olan bu füzeler 678 ila 1356 kilogram konvensiyonel savaş başlığı taşıyabilmektedir. Menzilleri de taşıdığı başlığa bağlı olarak 1000 kilometre civarında değişmektedir.
Detonasyon (patlatıcı) sistemleri ise:
ABD´nin konvensiyonel başlıklı "Cruise" füzeleri çarpma patlamalı başlıklara sahiptir. Bu başlıklar iki tiptir; parça tesirli başlık ve delici başlık. Nükleer başlıklı olanlar ise hedefin üzerinde belirli bir yükseklikte "proximity fuse" veya benzeri bir sistemle patlar.
Cruise füzelerine karşı önlem nasıldır:
Cruise füzelerine karşı önlemler, çok alçaktan uçabilen uçaklara karşı alınan önlemlerle aynıdır. Tomahawk ve AGM-86 gibi Cruise füzeleri hedefe çok alçaktan uçarak gelmekte, belirli bir yakınlığa yaklaşınca da yükselmekte ve bilahare pike yaparak hedefe dalışa geçmektedir. Yakalanabileceği en uygun an bu andır. Bu anda uçaksavar ateşi ve kısa menzilli SA (yerden havaya) füzeler ile vurulabilir. Diğer bir önlem de Rusya´nın elindeki MiG-25 ve özellikle bu iş için geliştirilmiş MiG-31´lerdir. MiG-31´lerin dördü birarada uçtuğu taktirde 800 kilometrelik bir cepheyi her yükseklikte radar ile tarayabilmekte ve hareketli bütün uçar nesneleri tespit edebilmektedir. Arkasından da roket veya top saldırısı ile tahrip edebilme yeteneğine sahiptir. ABD yapımı F-15C/D ve F-16´ların Block 42 ve 50´leri de bu yeteneğe sahiptir. Ama yine binlerce kilometrelik bir cephede bu iş oldukça zordur. Hele saldırganın elinde hava üstünlüğü varsa.

Çabalarından dolayı Mehmet H. SEVEL´e teşekkürler
