Üç yaranın üç ilâcı

RSS Feeds

Üç yaranın üç ilâcı


Üç yaranın üç ilâcı

İnsan fâni dünyadan sökün edip gelen fena, bitiş, veda ve ayrılışların açtığı yaraların tedavisine çokça muhtaçtır. Yolda yürüyorsun, karşına sevimli bir şey çıkarılıyor (içinde karşılığı önceden olan). Görüyor, seviyor, ünsiyet ediyor, hatıralar biriktiriyorsun. Ve fazla vakit geçmiyor, gözünün önünden kaybolup gidiyor o şey;

Mümkün değildir insanın böyle bir gidiş geliş, oluş yok oluş sarmalında akıllı uslu bir hayat sürmesi. Ve nihayet kendinin sabun köpüğü gibi "pıt" edip ansızın göz önünden kaybolacağını bilerek yaşamak, pıt edip gidene kadar etrafında sür´atle pıt edip kaybolan nice sevimli köpükler arasında dolaşır gibi yaşamak. "A, şunun rengine bak!" "pıt!" "Ah, bunun şekli!" "pıt!"

Bu kez kaybetmemek için daha sıkı sarılıp "pıt" edip gidişiyle elini, kolunu, hattâ yüreğini kaptırıp, sarsılması "sarılma ve bağlanma oranında" kuvvetleşip, yarası o nispette derinleşir. Gözleri her yeni görüş ve şahit oluşta hayret, hayranlık, muhabbet ve sevinçle açılırken, hemen ardından gelen kaçınılmaz yitirişle yerini kedere terk eder, ışığını yitirip sönükleşir, iştahı kaçar gibi ruh el etek çekip içine gömülür yeniden; Her yitirişte kalbin derinliklerinde yeni bir yara açılarak, kan revan içinde kalmaya nasıl yaşamak denir?

İnsanın soruları da bitişler ve yitirişler kadar bolca akıp gelir hüzünler eşliğinde: Öyleyse neden içime karşılığı konuldu bir şekilde? Peki, neden karşılaştırıldım bir gün bir yerde? O halde neden sevdirildi bana ve kalbime yakın kılındı ve hatta bir parçam eyledi kader? Niye verildi geri alınacak idiyse? Uçup gidecekse avucuma niye konar, üzerine dikkatimi, duygularımı, fikrimi çeken bir kuş? Neden avucuma koyar bana vermiş gibi ve daha avucumu kapatmadan geri alır hemen? Hiç görmeseydim, tatmasaydım, karşılaşmasaydım ve bilmez olaydım hiç birini? Bu halin acıklı şarkısı da çalardı ya çok eskiden: "Susadım çeşmeye varmaz olaydım/Elinden bir tas su içmez olaydım/Köyün yolu üzerinden geçmez olaydım" diye bol sitemli ve hattâ doğduğuna bin pişman! Gerçekten sorunun asıl damarı orasıdır aslında: Madem ölecektik niye doğduk, daha doğrusu ölmek için yaratıldıysak bu sür´atli akış ve gidiş ve içerden yara bere içinde parçalanışın açıklaması ne?

Aslında insan içten içe ruhunu dinlediğinde, "yüksek bir irade sahibinin" kendi hayatı ve diğer hayatlarla kendine özgü büyük bir eser gerçekleştiriyor olduğunu inkâr edemez. Ve ne olursa olsun dara düşen, bir şekilde acı çeken her insanın tek sığınağı Allah´tır. Fakat arada atlanmış taşlar, bazı boşluklar oluşur bu kul ve Rabbi arasındaki fıtrî mânevî bağda. Zira sevdirilen mevcudata yönelen ve direkt onların zatına akan duygularla kul-Rab manevî bağı zayıflar. Onların akıp gidişiyle durmadan oluşan yaralar tedavilerini ister. Yarayı açan aslında onların sür´atle akıp gitmesi değil, insanın onlar karşısındaki duruşu, bakışı, algılayış biçimi, yüklediği anlamdır. Bu yaralar tedavi edilmedikçe kul-Rab arasındaki manevî derin bağda da bazı kopma ve gafletli uzaklaşmalar meydana gelir. Bazen sebeplere çokça takılış, gidenin arkasından bakakalış sebebiyle psikolojik ve fiziksel; derken sosyal yara ve sarsıntılar birbirini takip eder. Yani hem Rabbiyle arasında kalın gaflet perdesi, hem sevdiği bir şeyi yitirmiş olarak iki türlü yoksunluk sendromuna düşer ki, kendini acımasız bir dünyada, vahşetin, dehşetin içinde çaresiz kalmış bir yetim ruh gibi görür.

Allah´ı ve Ondan dolayı mevcudatı sevmek kul-Rab bağını güçlendirir, şükrü, zikri çoğaltırken, sabun köpüğü gibi rengârenk akıp giden varlıklara bağlanmak, tam o bağlanış anında İlâhî bağda zayıflığı ve kopmaları doğurur ve yara o sırada açılır. Kaybetme ânı, sadece ne büyük bir yara açıldığını fark etme anıdır. Bir şeyi kaybettiğini bilmiyorsan onu kaybetmişliğin sana görünmez ya! Ancak bir eşyanı hatırlayıp "Sahi, benim şuyum vardı, nerede acaba?" diyerek, hem elinde var olduğunu, hem şimdi kaybettiğini fark ettiğin an kaybetmeyi yaşarsın. Belki aylardır yoktu. Ama sana ancak hatırlayıp şimdi bulamayınca kaybolduğu göründü! İşte varlıkları kendilerinden dolayı sevip bağlanmakla kul-Rab manevî bağı eşzamanlı zayıflar ve yaralar tam o sırada açılır. İşte bu yaraları üç ana başlık altında toplamış Bediüzzaman. Ve bakış açısını doğru ayarlamaktan ibaret olan tedavi reçetesini de sunmuş:
"Dünyayı bir misafirhane-i Rahman olduğunu göstermekle ve dünyadaki mevcudat ise, esma-i İlâhiyenin ayineleri olduklarını ve masnuatı ise, her vakit tazelenen mektubat-ı Samedaniye olduklarını bildirmekle, insanın fenâ-i dünyadan ve zeval-i eşyadan ve hubb-u fâniyattan gelen yaralarını güzelce tedavi eder ve evhamın zulümatından kurtarır." (32. Söz, 3. Mevkıf.)

1. Rahmanın Misafiri:
Dünyayı Rahman olan Rabbin misafirhanesi, kendini de Onun vazifeli, aziz bir misafiri olduğunu bilen kişi, fâni dünyadan akıp gelen fena, bitiş ve ayrılık yaralarını tedavi eder. Kıymetli bir misafire yapılan izzet-i ikram, hemen her gün çat kapı gelen misafire olan muameleden elbette farklıdır. Dünya misafirhanesine alt tarafı bir kere gelen misafire ev sahibinin muamelesi unutulmamalıdır. Rahmet sofralarını o gidinceye kadar açık tutup yedirip içiren ve iltifat eden bir ev sahibi tarafından değer görülerek ağırlanmak, her insanın arzulayacağı bir misafirliktir. Ve aslında bu arzusu çoktan gerçekleşmiştir!

Çok çeşitli ve bol yemeklerin ortasında, tabakların biri konulup biri kaldırılırken, "Dur! Hepsini yiyip karnını sadece bununla doyurma! Sırada daha güzelleri var!" denilerek yenilenen çeşitlerde tatların her türlüsüne bakmak, olağanüstü maharet, marifet, aynı zamanda iltifata şahitlik edip hayret, hayranlık ve büyük bir sevgiyle dolmak, misafirin kuşanacağı tek hâl olacaktır. Ancak kendi misafir edilişliğini ve ev sahibini unutan kişi, tam konulan yemeğe kaşık sallarken önünden bir anda kayboluşunda yitirişler yaşadığını düşünür. Bu kasıtlı alınış ve yenisi konuluşu kavrayamaz, ondan istenen yeni şahitlik ve teşekkürlere adapte olması mümkün olmaz. Çünkü kendinin aynı zamanda şahit; müşahede edip bakıp, görüp tadarak tüm "duyu ve duru" cihazlarıyla takdir edici olduğunu bilmemekle "ne çok şey verildiğini ve tanıklık ettiği" değil, "ne çok tabak geri alındığını ve yitirdiği" şeklinde geriye doğru ters bakış açılarına ve ümitsizliğe düşer. Büyük ve kutsal bir teşekkür ve sevgi yerine, o derece büyük bir şikâyet ve nefrete, isyana bürünür ki, yara olarak başlı başına bu yeter! Demek dünyanın "misafirhane-i Rahman" olduğunu görmekle, "fena-i dünyadan" gelen yaralar tedavi edilecektir.

2. Aynalarda kırılma:
Dünyadaki mevcudatın İlâhî isimleri gösteren aynalar olduğunu bilerek esma seyirciliği ve tanıklığı yapan kişi "zeval-i eşyadan" perişan olmayacak, yani o varlığın ölümü, bir aynanın daha kırılmasıyla derin kederlere düşmeyecektir. Aynalar kırıldıkça yeni aynalarda yeni seyirler yapacaktır. Zira sonsuz kutsal isimler yeni aynalarda yeni yansımalar, yeni anlamlar sunmak ister. Yeni açan çiçekler, yeni yapraklar, yeni kuşlar ve rengârenk kelebekler;

3. İlâhî Mektup:
Masnuatı, yani yüce Sanatkâr olan Rabbin sanat eserleri olan varlıkların, aynı zamanda yazılmış anlamlı ve mesaj dolu mektuplar olduğunu bilmekle, "hubb-u fâniyattan" geçici varlıklara sevgisini akıtıp bağlanma belasından yine kurtulacak, bambaşka kazanımlar bulacaktır insan. Kendisine yazılmış bir mektuba nasıl muamele ettiğini tekrar hatırlamalı! Zarfı açarsın, mektuptaki harf ve kelimeleri değil onlarla gelen anlamı okur, mesajı genel olarak alırsın. Zarfı koynunda saklayıp, hiç açıp okumadan dolaşmazsın. Önemli olan içindeki anlamdır ve hafıza ve kalbine anlamı kaydedip içerden çoğalırsın. Postacıların başkalarına yazılmış başka adreslerin mektuplarını çanta dolusu taşıyıp dağıttıkları gibi davranmazsın mevcudata. Rabbin sana yazdığı anlamlı mektuplar nazarıyla varlıklara yaklaşmak, onlardan elem değil anlam akıtır.

Tüm bu üç yaklaşım ve bakış açısı genel olarak ele alındığında, kalbin merkezinde sadece Allah vardır ve eşya Ondan dolayı sevilir. Bu da tüm duygularla birlikte mevcudat eşliğinde Allah´a doğru olan ferahlı, şükür dolu bir yürüyüştür.

Kaynak: Bizim Aile Dergisi


İçerik Araçları
Hikayenin Kategorisi :  
Hikayenin Etiketi :  Üç  yaranın  üç  ilâcı
Okunma Sayısı :  104
Hikayenin Açıklaması :  Üç yaranın üç ilâcı şiirleri,sözleri,mektubu,şiirler,sözler

Benzer İçerikler2009 manto kaban mont ceket
.....devamı için tıklayın

Gizli cep telefonu kodları
Gizli menüler, saklı fonksiyonlar: Sizlere  cep telefonunuzdaki tüm potansiyeli açığa ç.....devamı için tıklayın

İnternette vergi indirimi
İnternetten alınan Özel İletişim Vergisi %15`den %5’e çekilecek.İnternette.....devamı için tıklayın

Mutfak-Püf Noktalar..
PRATİK BILGILER.....devamı için tıklayın

Bir kadın sorunsuz bir menopoz dönemi için neler yapmalıdır?
Menopoz dönemi kadın hayatının evrelerinden biridir ve .....devamı için tıklayın

http://www.sihirlikuyu.com