Çanakkale´nİn Şehİt Ve Gazİlerİ Yakamda
--------------------------------------------------------------------------------
Çanakkale Zaferi´nin maddi salahdan ziyade iman kuvvetiyle kazanıldığının sayısız misali vardır. Bunlardan biri olarak, bu cepheye gönüllü katılmış yedek subay Muallim Hasan Ethem merhumun şehitlik mertebesine ermeden az evvel anasına yazdığı ve oradaki askerin hepsine şamil manevi iklimi aksettiren mektubunun bir parçasını dikkatlerinize sunuyorum.
Valideciğim!
Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi!
Nasihat-amiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının gölgesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha güçlendirdi. Okudum, okudukça büyük büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim.
Gözlerimi biraz sağa çevirdim. Güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir sada ile beni müjdeliyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim; çığıl çığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu.
Şu anda bu güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Davudi sesli yiğit bir ezan okuyordu. Herkes, herşey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti, o dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık.
"-Ey yerlerin ve göklerin Rabbi! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halikı! Sen, bütün bunları bize verdin. Yine bizlerle bırak! Böyle güzel yerler ve şu nimetler, seni takdis ve senin yüceliğini tasdik eden bizlere aid olsun!
Ey benim ulu Allah´ım! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri, senin ism-i celalini İngiliz ve Fransızlar´a tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek böyle güzel ve sakin yerde sana dua eden bu askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!.." diyerek dua ettim.
4 Nisan 1331-17 Nisan 1915 Oğlun Hasan Ethem
BİR ŞEHİDİMİZİN SON SÖZLERİ
2 Haziran1916´da Kolağası (Yüzbaşı) Mehmet Tevfik, Çanakkale Harbi´nde bir İngiliz mermisi ile yaralanmış ve şehid olmadan önce şu mektubu yazmıştır.
Ovacık yakınlarındaki Ordugahdan 18 Ma-yıs 1331 Pazartesi (1916)
Sebeb-i hayatım, feyz-i refikim,
Arıburnu´nda ilk girdiğim müthiş muharebede sağ yanımdan ve pantolonumdan hain bir İngiliz kurşunu geçti. Hamdolsun kurtuldum. Fakat, bundan sonra gireceğim muhaberelerden kurtulacağıma ümidim olmadığından, bir hatıra olmak üzere, şu satırları yazıyorum.
Hamd-ü senalar olsun Cenab-ı Hakk´a ki, beni bu rütbeye kadar ulaştırdı. Sizde ebevey-nim olmak dolayısıyla, beni vatan ve millete hizmet etmek için nasıl yetiştirmek lazımsa öylece yetişdirdiniz.
Şimdiye kadar milletin bana verdiği parayı bugün hak etmek zamanıdır. Vatanıma olan mukaddes vazifemi yerine getirmeye çalışıyorum. Şehitlik mertebesine kavuşursam, Cenab-ı Hakk´ın en sevimli kulu olduğuma kanaat edeceğim.
Sevgili babacığım ve valideciğim! Gözbebeğim olan hanımım Münevver´i ve oğlum Nezihciğim´i önce Cenab-ı Hakk´ın sonra, sizin himayenize bırakıyorum. Mümkün olandan fazla birşey isteyemem. İstersem de boşunadır. Refikama (eşime) hitaben yazdığım kapalı mektubu lütfen kendi eline veriniz! Tabii ağlayıp üzülecek; teselli ediniz. Allahü Teala´ nın takdiri böyle imiş.
Oğlunuz Mehmed Tevfik
Diğer bir cengaver şehidden ibretli bir tablo:
KOLUMU KESİVER KOMUTANIM
Çanakkale muharebelerinde kumandanlık etmiş, yaralanmış emekli bir subay hatıratında şöyle anlatıyor:
Çanakkale Harbi´nin devam ettiği günlerden birindeyiz. O gün akşama kadar devam eden savaş, üstünlüklerine rağmen yine zafe-rimiz ile neticelenmek üzereydi. Gözetleme yerinde muharebenin son safhasını heyecanla takip ediyordum. Mehmetçiklerin "Allah Allah.." nidaları ufku titretiyor, top seslerini bile bu müthiş haykırışlar bastırıyor gibiydi.
Bir aralık yanımda bir ayak sesi duyar oldum. Geriye dönünce Ali Çavuş ile karşılaştım. Sapsarı olmuş yüzünde müthiş bir ıstırap okunuyordu. Daha neyin var demeye kalmadan, o herşeyi anlatmaya yetecek olan kolunu bana gösterdi. Dehşetle ürpermiştim. Sol kolu bileğinin dört parmak kadar yukarısından aldığı bir isabetle hemen hemen tamamen kopacak hale gelmişti ve elini yere düşmekten ancak zayıf bir deri parçası alıkoymakta idi. Ali Çavuş dişlerini sıkarak ıstırabını yenmeye çalışıyordu. Sağ elindeki çakıyı bana uzattı:
"Şunu kesiver kumandanım!" dedi.
Bu üç kelimelik cümle, öyle müthiş bir istek, öyle bir mecburiyet ifade ediyordu ki, gayr-i ihtiyari çakıyı aldım ve derinin ucunda sallanan eli koldan ayırdım. Bu tüyler ürperten vazifeyi yaparken de:
"Üzülme Ali Çavuş, Allah sağlık versin!" diye kuvvet vermeye çalışıyordum.
Çok geçmeden Ali Çavuş, yalnız elini değil, vatan uğruna fani vücudunu da feda etti. Gözlerini hayata yumarken de:
"Vatan sağ olsun! Allah imandan ayırmasın!.. Canım vatana feda olsun!.."cümlelerini tekrarlayarak son nefesini vermiş, etrafı küçük bir kan gölü haline gelmişti.
Çanakkale Harbi nasıl bir iman gücüyle kazanıldı? Bu hususta, bizzat harbe iştirak etmiş bulunan kahraman yiğitler, bizlere zaferin taktiğini şu şekilde anlatıyorlardı:
"Gönüllerimiz Allah´a niyaz halindeydi. O´nun yardım ve istianesine sığınmıştık. Kumandanlarımız da sürekli olarak bize "Salat-ı Nariyye" yi okutturuyorlardı... Böylece ilahi yardıma nail olduk..."
20 Mart 1999 Türkiye Ahmet KABAKLI
AYASOFYA´DA BİR MEVLİD
Türk ordusu, bir semti alevler içinde yanan İzmir´e girmişti. Yunanistan´la yapılan harp artık sona ermişti... Birden koca şehri umumi bir hayret aldı. Sultan Vahdettin Ayasofya´da Türk kuvvetlerinin zaferini tes´id için teberrüken Mevlid okutacağını duyurmuştu.
Bu cidden düşündürücü bir haberdi. Zira Ankara Hükümeti Sultan hakkındaki fikrini ona karşı neler tahmin ettiğini artık gizlememekte idi. Sultan, kendisini de devirecek olan kuvveti zafere ulaştırdığından ötürü Cenab-ı Hakk´a hamd edilmesini istiyordu. Tabii bu dini merasim, bu ibadet yalnız Müslümanlara mahsustu. Fakat Ayasofya´yı dolduracak müminlerin saflarına karışmak için öyle büyük bir arzu ve meraka tutulmuştum ki büyük camiye gitmekten kendimi alamadım.
O devirde İslam´ın ibadet şekillerini oldukça iyi kavramıştım. Dış görünüş bakımından bu ibadet hiçte güç yapılır şey değildi. Önce başa giyilecek şeyi iyi seçmeliydim. Fes giymek tehlikeli olabilirdi. Biri Türkçe birşey sorsa şivem bana ihanet edebilirdi. Ama Rusya Müslümanları´nın giydikleri ve renkli işlemelerle süslü takkelerden birini başıma geçirebilirsem tehlike azalabilirdi. Kafkaslar´da vazife görmüş olduğum için Türkler´in şivesini iyi biliyordum.
O yıllarda Rusya´da Çarlığın devrilişinden sonra kurulmuş müstakil Türk Devletlerini Kızıllar birer ikişer yok etmiş oldukları için bütün o talihsiz memleketlerden İstanbul´a birçok insan göç etmiş bulunuyordu. Nitekim o gece Ayasofya´yı dolduranlar arasında bunlardan bir çoğunu gördüm.
AYASOFYA TAŞIYORDU
Büyük camiye vardığım zaman hava kararmış gece olmuştu. Ayasofya mü´minlerle dolmuş taşıyordu. Büyük iç kapıdan içeriye girince hemen loş bir yere geçip oturdum.
Bence Ayasofya´nın içi insan elinin meydana getirebileceği en güzel şeylerden biridir. Yılların cila vurduğu o kibar, renkli sütunların bir birini kovalayışı ve mermerlerin her birinin bir başka türlü göz alışı hiç unutulabilir mi?
O ana kadar Ayasofya gecelerini bilmiyordum. Büyük camiyi geceleyin hiç ziyaret etmemiştim. Binlerce kandilden ruha verilen bir ışık gibiydi. Kur´an ayetlerinin beyaz harfleri boşluklarda yayılıyor; daha da büyüyerek alaca karanlık içerisinde gözü alıyordu. Şurada burada mozaiklerin altın parıltıları esrarengiz kıvılcımlar saçıyordu. O kubbe şimdi daha büyük ve azametli, adeta sonsuz bir hal alıyordu.
Taa dipten, çok uzaktan ahenkli ve iyi duyulan sesler geliyordu. Mollalar, hafızlar sıra ile Kur´an okuyorlardı. Mihrabın yanında bu Mü´minlerin kalabalığının önünde o, tek başına duruyordu.Başında gri bir kalpak vardı. İçine kırmızı çuha kaplamış mavimtrak paltosunun yakaları hafifce açılmıştı.
SULTANLAR SULTANI
O, majeste VI. Mehmet... Osmanlıların imparatoru, Mü´minlerin emiri, Zillullahi Fil Arz, krallar Kralı, Sultanlar Sultanı, alemdeki Hüsrevlere taçlar dağıtan ve daha nice ünvanların sahibi Sultan...
Cemaat halinde eda edilen bir İslami ibadet, yani namaz kadar ihtişamlı bir manzara olamaz! Bütün Mü´minler hep beraber secdeye varıp alınlarını yere değdirdikleri anda kumsala gelip parçalanan dalgaların gürültüsü gibi bir ses yükselir...
Bu gece loşluk, ve dini olduğu kadar da vatanperane olan heyecan Mevlid´in ruhani ululuğunu bir kat daha artırıyordu. Ulemadan bir zat mihrabta birkaç basamak yükseldi. Ben uzaktan onun ancak ak sakalını ve kocaman beyaz sarığını görebiliyordum. Arapça´nın bazen peltek, bazen sert sada verişini Türk dilinin kıvrak ahengi takip ediyordu. Kulaklarım arasıra bir kelimeyi fark edebiliyordu. Ama etrafımı saran halkın ne derece kendinden geçmiş ve alevlenmiş bir halde olduğunu hissedebiliyordum. Ve hutbe biter bitmez halktan korkunç bir ses yükseldi.
"Kahrolsun gavurlar!"
Ve şu anda kendimi bilhassa yalnız ve daha fazla gavur bulan ben itiraf ederim, hiç utanmadan tıpkı onlar gibi gırtlağım yırtılırcasına bağırdım.
"Kahrosun gavurlar!"
Namaz Mevlid, ayin ve dua bitince sert bir kumanda duyuldu. Birden bire beliren iki Jan-darma halkı güçlükle ayırdı, dar bir yol açtı. Mazejte Sultan Ayasofya´dan ayrılıyordu. Ya-nımdan geçerken dikkat ettim:
Başını biraz sağına eğmiş, gözlerini hafifçe yummuş, dua okur gibi bir hali vardı.Dirsekleri hala bükülmüş, avuçları hala kubbeye doğru açıktı.
Yüzü çok sararmıştı.
Üzgün, mahzun ve dalgındı:
İstanbul hala işgal altındaydı.
10 Ocak 1990 Zaman Pietro Quaroni
Ç:Şerafettin Ekiz
