Fikhin Tarİfİ, Konusu Ve Mahİyetİ
FIKIH´IN TARİFİ, KONUSU VE MAHİYETİ
Önce "Fikih" kelimesi üzerinde duralım. Arapça "F-K-H" kökünden türeyen bu kelime; bilmek, anlamak, bir şeyi iyiden iyiye şuurlu olarak idrak etmek ve kapalı bir şeyin gerçek yüzünü kavramak gibi manalara gelir. (1) Diirri´l Muhtar´da: "Fıkıh; lügatta bir şeyi bilmek demektir. Bilahare şeriat ilmine tahsis edilmiştir. Kelimenin mazisi "Fıkıha" şeklinde okunursa, masdarı "Fıkhan" gelir ve bildi manasını ifade eder" (2) hükmü kayıtlıdır. Şurası unutulmamalıdır ki; fıkıh kelimesinin ifade ettiği; "bilme ve anlama" ile "Fehm" kelimesinin ifade ettiği anlama farklıdır. Fıkıh´ta; çok ince ve keskin bir idrak söz konusudur. Nitekim Kur´an-ı Kerim´de: "- Nerede olursanız olun, velev ki tahkim edilmiş yüksek kal´alar da bulunun, ölüm size gelip yetişir. Eğer onlara iyilik dokunursa "- Bu Allah katındandır" derler. Şayed onlara bir fenalık dokunursa "- Bu senin katındandır. (senin yüzündendir) derler. De ki: Hepsi Allah katındandır. Böyle iken onlara, o kavme ne oluyor ki (Kendilerine söylenen) hiçbir sözü anlamaya (fıkhetmeye) yanaşmıyorlar" (3) hükmü beyan buyurulmuştur. Burada geçen "La yefkahune" hükmünün muhatabı olan kimseler; ana dilleri arapça olan ve arapça konuşan kimselerdir. Bu durumda Kur´an-ı Kerim´in zahiri manalarını anlamaları ve Resulallah (SAV)´i dinlemeleri kaçınılmazdır.
Peki anlamadıkları nedir? İşte bu noktada "Yefkahune" ibaresi karşımıza; "İnce anlayış ve keskin idrak" olarak çıkıyor. Esasen Kur´an-ı Kerim´in bir-çok ayetinde; kafirler ve müşrikler "Fıkhetmeyenler" olarak tarif edilmektedirler. (4) İslami istilah´ta "Fıkıh Şer´i hükümleri delilleriyle birlikte tafsili olarak bilmek" şeklinde tarif edilmiş. (5) Bu noktada karşımıza; "- Sadece bilmek fıkıh mıdır?" suali çıkabilir, İslâm uleması; ilmin, salih amel için bir "vasıta olduğunu" dikkate alarak, ameli ayrıca zikretmemiştir. Ancak tasavvuf ehli, bu hususta hassastır. Dürri´l Muhtar´da "Fıkıh" tarif edilirken: "- Ehl-i hakikate göre ise ilimle ameli bir araya getirmektir. Çünkü Hasan-ı Basri "Fakih ancak dünyadan yüz çevirip ahirete yönelen ve kendi kusurlarını gören kimsedir" demiştir" (6) hükmüne yer verilmiştir. Şurası muhakkaktır ki; zühd ve takva noktasında hassas olmayan bir kimsenin, ilmi ne olursa olsun "Fakih" olması mümkün değildir.
Allahü Teala (c.c)´nın imtihan için beyan buyurduğu emir ve nehiylerin tam****** "Teklif" adı verilir. Fıkhın konusu; mükellef olması dikkate alınarak, insanın fiilidir, insanın; lehindeki ve aleyhindeki bütün haklarını, kat´i delillere dayanarak ortaya koymak "Fakihlerin" görevidir. Bunun belirli bir usûl içerisinde izahı gerekir. İmam-ı Şafii (rh.a.) : "- Kat´i bir habere dayanmadan veya ictihad yapmadan bir söz söylemek günaha çok yakındır.
Allahü Teala (c.c) Resûlallah (SAV)´dan başka hiç kimseye; ilmi bir delile dayanmadan din hususunda herhangi bir söz söyleme hakkı tanımamıştır. İlmi delil ise: Kitap, Sünnet, İcma, asar ve mahiyetini beyana gayret ettiğim Kıyas-ı fûkahadır" (7) demek suretiyle, önemli bir noktaya işaret etmektedir. Din hususunda; hiçbir delile dayanmadan "Şahsî Kanaat" belirtmek, mükellef için büyük bir tehlikedir. İmam-ı Azam Ebû Hanife (rh.a.) : "- Allah (c.c)´ın diniyle ilgili bir konuda şahsi kanaatinize göre hüküm vermekten sakınınız, Sünnet´e tabi olunuz. Kim ki Sünnetten ayrılırsa, dalâlete, düşer, sapıtır" (8) buyuruyor. Tabîûndan Hz. Şa´bi (Rh.a.)´ye bir adam gelip, bir mesele sorar. Şa´bi (Rh.a.) sual olunan konuyla ilgili olarak, Hz. Abdullah İbn-i Mesûd (RA) şu şekilde izah etti" diye cevap verir. Sual soran kimse: "- Sen kendi şahsi kanaatini söyle!.." deyince, Hz. Şa´bi (Rh.a.) : "- Şu adama bakın!.. Ben ona İbn-i Mesûd (RA) şöyle dedi, diyorum. O bana şahsi kanaatimi soruyor. Ben dinimi bundan tenzih ederim, vallahi müzikle meşgul olmayı, şahsi kanaatimle fetva vermeye tercih ederim" (9) diye haykırıyor. Yine İmam-ı Malik (Rh.a.)´e
kırk mesele soruluyor, otuz altısı hakkında "- Bilmiyorum" diyor. (10) Kat´iyyen "şahsi kanaatim şudur" demiyor!.. Din hususunda şahsi kanaat belirtme hastalığı "Bid´at ehli" arasında yaygın bir usûldür. Şimdi İslâm fıkhının kaynakları üzerinde duralım.
I. KİTAP (KÛR´AN-I KERÎM)
İslâm uleması; mücerred olarak kitap denildiği zaman, bununla ancak Kur´an-ı Kerim´in anlaşılacağı hususunda müttefiktir. Bu ümmet arasında da yaygın bir kavramdır. Nitekim "- Şu adam kitapsızdır" denildiği zaman; bununla, o kimsenin kafir olduğu kasdedilir. Kur´an-ı Kerim´in, başka başka yönleri ve vasıfları dikkate alınarak çeşitli tarifleri yapılmıştır. Genel olarak: "Allah (c.c) tarafından, Cebrail vasıtasıyla Hz. Muhammed´e (SAV) indirilmiş olan ve peygamberimizden bize tevatüren nakledilen bir nazmdır" (11) tarifi uygun bulunmuştur. Bunun dışında: "- Allah tarafından, Hz. Muhammed (SAV)´e vahiy yoluyla indirilmiş, Mushaflara yazılmış, tevatürle nakledilmiş, tilâvetiyle teabbüd olunan mûciz kelâmdır" (12) "Müslümanların mukaddes kitabı olup, Hz. Muhammed (SAV)´e gelen vahiyleri ihtiva eder" (13) gibi tariflere de raslamak mümkündür. Kur´an-ı Kerim´in "Mucize" olduğu hususunda hiçbir ihtilâf yoktur. İ mam-ı Mutûridi (rh.a.)´ye göre Kur´an-ı Kerim´in i´caz yönü, belagatının kemâle ulaşmasıdır. Eğer bu i´caz; belagat yönünden başka şeylerde olsaydı, benzerini getirmek için uğraşan arapları, başka yönleriyle de aciz bırakması icab ederdi.
Gaybdan haber vermesi, tenakuzdan hali olması, ister dünyevi, ister uhrevi olsun bütün mesalihi ihtiva etmesi gibi yönlerde!.. Bu zikredilen haller sadece Kur´an´a mahsus olmayıp, diğer ilâhi kitaplarda da mevcuttur. (14)
Kur´an-ı Kerim´in hem lâfzı, hem manası Allahû Teala (cc)´dandır. Bu hususta hiçbir beşerin payı yoktur. Nitekim bir ayet-i kerime´de : "- İşte biz sana (Habibim) böylece emrimizden bir ruh vahyettik!.. Halbuki sen (Vahye muhatab olmadan önce) kitap nedir, iman nedir? bilmezdin. Fakat onu biz bir nur yaptık. Bununla kullarımızdan kimi dilersek, ona hidayet veririz. Şüphesiz ki sen herhalde doğru bir yolun rehberliğini yapıyorsun" (15) hükmü beyan buyurulmuştur. Bilindiği gibi Kur´an-ı Kerim´in bize ulaşması tevatür yoluyladır ve indirildiği gibi eksiksiz olarak gelmiştir. (16 ) İmam-ı Şafii (rh.a.) : "- Allah (c.c)´ın dinine ihlasla teslim olan bir insanın, tek bir meselesi bile yoktur ki, Allah (c.c) kitabında çözümünü ve hidâyete götürücü delilini göstermemiş olsun!.. Yani her meselenin çözümü ve hidayete götürücü delili mevcuttur. Nitekim bir ayet-i kerime´de: "- Bu öyle bir kitaptır ki (bütün) insanları, rablerinin izniyle karanlıklardan nura, o yegane galib, hamde lâyık olan (Allah)´ın yoluna çıkarman için onu sana indirdik" (İbrahim Sûresi: 1) Yine Allahü Teala (c.c) buyurdu ki: "- Biz sana da Kur´anı indirdik ki; insanlara, kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın. Ve ta ki; insanlar tefekkür edebilsinler" (En N ahi Sûresi: 44) hükmü bayan buyurulmuştur. (17)
Kur´an-ı Kerim, İslâm fıkhında, her yönden mutlak asıldır. (18) Muhkem bir emri terketme ve şahsi reye sapma hakkı hiç kimseye tanınmamıştır. Nitekim bir âyet-i kerime´de: "- Şüphe yok ki o (Kur´an) senin için de, kavmin için de kat´i bir zikirdir, bir şereftir. Hepiniz (bütün insanlar) ondan mes´ûl olacaksınız" (19) denilmek suretiyle, hiç kimsenin ondan müstağni olamayacağı zikredilmiştir. İmam-ı Kurtubi, Kur´an-ı Kerim´in icazlarını izah ederken: "- Kur´an-ı Kerim´in icazlarından birisi de, ilimdir. Helâl, haram ve sair hükümlerle insanlığı ayakta tutan, ailevi ve beşeri münasebetleri düzene koyan, saadeti hazırlayan bir ilim" (20) diyerek, önemli bir noktaya işaret eder. İmam-ı Şafii (rh.a.) : "Allah (c.c) Resulüne (SAV) gönderdiği kitapta şöyle buyurdu: "- Hiç şüphe yok ki o aziz bir kitaptır. Ne önünden, ne arkasından hiçbir batıl (yanaşıb) gelemez. O yegane hüküm ve hikmet sahibi (Allah) dan indirilmiştir. (Fussilet sûresi: 41-42). Allahü Teala (c.c) kitabıyla insanları küfürden ve basiretsizlikten kurtararak, nura ve hidayete kavuşturdu. Kullarına helâl olan şeyleri bildirdi. Dünya ve ahiret saadetine kavuşabilmek için, bildirdiği haramlara yaklaşılmamasını emretti. Bu salih amel ve niyetleri karşılığında ebedi cenneti ve cehennem ateşinden kurtuluşu vaad etti. Şanı yüce olan Allahü Teala (cc) ´nın ni´-meti ne kadar büyüktür. Helâl ve haram hududlarını dikkate almayarak kötülüğe devam eden günahkarlara da (salih kullan için istemediği) cezayı hazırladı. Daha önce gelip-geçen ümmetlerin kıssalarını onlara haber verdi. Mal ve evlâd noktasından zengin, ömür ve kudret noktasından güçlü olan kimselerin durumlarını beyan ederek va´z-ü nasihat etti. Bu insanların kötü olan akıbetlerine düşülmemesini, onların başına gelenlerden ibret alınmasını, vakit varken salih amellerde bulunulmasını, günah işleyenlerin kınanmadan ve fidyeye müstehak olmadan önce, emir ve nehiylere uymasını, şer´i hududlarda gaflete düşülmemesini tekrar tekrar hatırlattı. Ve buyurdu ki: "- (Hatırlayın) O günü ki; herkes (Dünya´da) ne hayır işlemişse (Onu kendisi için) hazırlanmış bulacak, ne kötülük işlemişse de, onunla (Kötülükle) kendi arasında uzak bir mesafe olmasını arzu edecek" (Al-i İmran Sûresi: 30) Şanı yüce olan Allahü Teala (c.c)´nın kitabında ne varsa; hepsi bizim için rahmet ve hüccettir. Bunu gerçek ilim sahipleri anlar. Cahiller ise; cehli sebebiyle anlamaz. Bilmek istemeyenlere gelince; onlar asla idrak edemezler" (21) demek suretiyle; Kur´an ile insan arasındaki ilişkiye dikkati çeker!..
Kur´an-ı Kerim´deki hükümler genel olarak ikiye ayrılır: Birincisi: Manası açık, ihtimal ve iştibahtan salim olarak ibareleriyle hükmolunan ayetlere "Muhkem ayetler" denir, ikincisi: İbaresinde bir-çok manaya gelmesi noktasından ihtimal bulunan ayetlere "Müteşabih ayetler" denir. (22) "Muhkem" ve "Müteşabih" hususunda bizzat Allahü Teala (c.c) insanları uyarmıştır:
"(Habibim) Sana kitabı indiren O´dur. Ondan (Kur´an dan) bir kısım ayetler muhkemdir ki; bunlar kitabın anası (temeli) dir. Diğer bir kısmı da müteşabihlerdir. İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar, sırf fitne aramak (ötekini-berikini saptırmak) ve (kendi arzularına göre) onun teviline yeltenmek için, müteşabih olanına tabi olurlar. Halbuki onun tevilini Allah (cc)´dan başkası bilmez. İlimde yüksek payeye erenler ise: "- Biz O´na inandık. Hepsi rabbimiz katındandır, derler. (Bunları selim akıl sahiplerinden başkası iyice düşünemez" (23)
Allahü Teala (c.c) bütün insanlara; "Muhkem ayetlere" uymayı, müteşabih olanlar konusunda da, ileri-geri teviller yapmamayı tavsiye etmektedir. Şimdi Kur´an-ı Kerim´in mahiyetini Resûl-i Ekrem (SAV)´den öğrenelim;
"Allah (c.c) Kur´an-ı Kerim´i emredici, nehyedici, uyulan başlı-başına nurlu bir yol, dillerden düşmeyen bir misâl olarak göndermiştir. İçinde sizin, sizden öncekilerin ve sizden sonra geleceklerin de haberleri vardır. Aralarınızda cereyan edecek hadiselerin de hakimidir o!.. Çok okumak O´nu eskitmez, garaibi bitmez. O´nunla (Kur´an´la) söyleyen doğru söyler, O´nunla hükmeden adaletle hükmetmiş olur. O´nunla savunan daima muzaffer olur. O´nun ışığında taksim eden, herkese hakkını tam vermiş olur. O´nunla amel eden me´cur olur. O´na temessük eden (sarılan) dosdoğru bir yola kavuşmuş olur. O´ndan başkasından hidayet isteyeni Allah (c.c) saptırır. O´ndan başkasıyla hükmedenin de, Allah (c.c) belini kırar, helak eder. O (Kur´an) hüküm ve hikmetleri içine alan bir zikirdir, apaçık nurdur, dosdoğru yoldur. Allah (c.c)´ın sapasağlam (Muhkem) bir ipidir, yararlı olan bir şifadır. Kendisine sarılanı korur. Kendisine tabi olanı kurtarır" (24)
Şimdi önemli bir konu üzerinde duralım. Bilindiği gibi; Kur´an-ı Kerim Arapça olarak nazil olmuştur. Nitekim bir ayet-i kerime´de: "- Kur´an muhakkak alemlerin Rabbinden (Allah katından) indirilmedir. Onu Rûhu´l emin (Cebrail) inzar edicilerden olasın diye senin kalbine manası açık arapça bir lisan ile indirmiştir" (25) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu hususta, başka ayet-i kerimeler de mevcuttur. (26) Farklı dilleri konuşan kavimlerin; Kur´an-ı Kerim´in muhtevasını kavrayabilmeleri için, tercümeler yapılmıştır. Nitekim Türkçe´de; "Meal" adı altında, bir-çok tercüme mevcuttur. "Meal" kelimesi; avl kökünden gelir ve eksik olan manasınadır. Dolayısıyla meallere bakarak amel etmek mümkün değildir. Resûl-i Ekrem (SAV) ´in "- Her kim Kur´an-ı Kerim´i kendi şahsi reyiyle tefsir ederse, cehennemdeki yerine hazırlansın" (27) buyurduğu da bilinmektedir. Tarih boyunca; bir-çok dini hizip, Kur´an-ı Kerim´e dayandıklarını iddia ederek insanları yanlış yollara sürüklemişlerdir. Çünkü kendi şahsi reyleriyle yaptıkları ve arzularına uydurdukları teviller, tutarlı değildir. Niyetlerinin halis olduğunu farzetsek bile; başta Hariciler olmak üzere bir-çok hizip, kan dökmekten bile çekinmemiştir. Tarihteki bu gelişmelerden ibret almak gerekir. Resûlallah (SAV) : "- Ümmetimin helaki kitapta ve süt´te olacaktır" buyuruyor. Sahabe-i Kiram: "-Ey Allah (c.c)´ın Resulü!.. Kitap ve süt´ten maksad nedir?" diye sorunca: "- Kur´an-ı Kerim´i öğrenip, O´nun ayetlerini Allahü Teala (c.c)´ın indirdiği gayeden başka bir şekilde tevil etmektir" (28) cevabını vermiştir. Günümüzde; Tağuti güçlere yardımcı olan bir-çok insan, Allahü Teala (c.c)´nın ayetlerini heva ve heveslerine göre tevil etmektedir. Bu bir anlamda; insanları, Allah (c.c) adını kullanarak ve Kur´an-ı Kerim´i istismar ederek aldatmak demektir. Dolayısıyla ictihad yapacak derecede ilme sahip olmayan bir kimsenin; Kur´an-ı Kerim´den hüküm çıkarması mümkün değildir. İmam-ı Şafii (rh a.) : "- Allahü Teala (c.c)´nın kitabında yer alan ilim, icma cümlesindendir. Kur´an´ın tamamı; arap lisanı üzere nazil buyurulmuştur. Bu sebeble; Kur´an-ı Kerim´in nasihi ve mensuhu, nüzul sebebleri, farz kıldıkları, edebi belâğatı, irşadı ve mubah kıldıkları iyi bilinmelidir. Ayrıca Allah (c.c)´ın Resulüne (SAV) verdiği mevkiin de iyi bilinmesi gerekir. Zira Allah (c.c) kitabında va´zettiği hükümleri; Peygamberin lisanı üzere beyan buyurmuştur. Binaenaleyh Allah (cc); farz olan hükümlerle neyi kasdetmiştir? Kimin için farz kılmıştır? Bütün insanlar bu farzın kaps****** giriyor mu, girmiyor mu? Mükellef olan kullarının neye itaat etmeleri gerekir veya neden sakınmaları icabeder. Bütün bunların hepsi, çok iyi şekilde kavranmalı ve bilinmelidir" (29) diyerek, İslâm´ın bir bütün olarak kavranması üzerinde durur.
Ümmet-i Muhammed tarafından ittifakla kabul ve tasdik edilmiş olduğu halde; bilinen belirli sayıdaki müctehid imamları (İmam-ı Azam Ebû Hanife, İmam-ı Şafii, İmam-ı Malik, İmam Ahmed b. Hanbel, İmam-ı Sevri, İmam-ı Evzâi vs..) kabul etmeyenler, Kitap ve Sünnet üzerinde her keyfi yorum sahibini birer müctehid kabul etmek zorunda kalacaklardır. Kaldı ki; Sahabe-i Kiram´dan hemen sonra gelen nesil (Tabiûn ve Etba-ı Tabiûn´un) Kur´an-ı Kerim´i ve Resûl-i Ekrem (SAV)´in ünnetini kavrayamadığını iddia etmek gülünç olur!.. Çünkü Hadis-i Şeriflerin rivayetinde onların büyük payı vardır. Kütüb-i Sitte´de yer alan hadislerdeki rivayet zincirleri tahkik edilirse; bu gerçek daha açık biçimde kavranır. Ayrıca Resûlallah (SAV)´ın; Kur´an-ı Kerim´i bizzat tefsir ettiği de bilinmektedir. Sahabe-i Kiram´ı ve Tabiûn´u adil olmamakla suçlayanların; din hususunda, dayanabilecekleri sıhhatli hiçbir haber bulunamaz. Batılı müsteşriklerin geliştirdikleri "Her şeyden şüphe" mantığı; emperyalist kafirlerin istilâ planlarının tabii bir sonucudur. Hatta Kur´an-ı Kerim´in; Hz. Osman (R.A)´ın hilâfeti döneminde çoğaltılarak dağıtılmasını bile, şüphe konusu haline sokmaya çalışmaları gerçek niyetlerini ortaya koyar!.. Eğer mü´minler; Kur´an-ı Kerim´e ta´zim ve hürmet hususunda zaafa uğrar, hükümleriyle amel etme hususunda ilgisizliğe yönelirlerse, bütün güçlerini kaybedeceklerdir.
2. SÜNNET
İnsanların; dünyevi ve uhrevi saadete ulaşabilmeleri için, Resül-i Ekrem (SAV)´i taklid etmeleri şarttır. Kur´an-ı Kerim´de, "Âlemlere rahmet olarak gönderildiği" (30) beyan edilen; Peygamber-i zişan efendimize, ne kadar salât-ü selâm etsek azdır!.. İnsanları; ırk, renk, sınıf ve diğer mülâhazalarla birbirine düşman eden her türlü şeytani vesveseye meydan okuyabilmek için "Sünnet´e tabi olmak" şarttır. Nitekim: "- Ey İnsanlar!.. Haberiniz olsun ki Rabbiniz birdir!.. Babanız (Hz. Adem´de) birdir. Biliniz ki; arabın arab olmayan üzerinde, arab olmayanın da arab üzerinde; kızıl derilinin siyah derili üzerinde, siyah derilinin de kızıl derili üzerinde hiçbir üstünlüğü ve fazileti yoktur. (Hepiniz eşitsiniz) Ancak üstünlük ve fazilet takva sayesindedir. Tebliğ ettim mi?" (31) buyurarak; insanların birbirlerine karşı tekebbür edebileceği her türlü maddi unsuru reddetmiştir. Üstünlük ancak; Allahü Teala (c.c)´ya ihlâsla kulluk etmekle elde edilebilir.
Önce "Sünnet" kelimesi üzerinde duralım. Lügat manası; adet, makbul olsun veya olmasın takip edilen yol, yüz, yahut yüzün görünen kısmı, siret ve tabiat gibi manalara gelir. Cahiliye döneminde araplar; sünnet kelimesini, takip edilen yol manasına kullanıyor ve biliyorlardı. Sahabe-i Kiram Resûl-i Ekrem (SAV)´in: "- Size, benim sünnetime sarılmanızı tavsiye ederim" (32) emrini işitince, buradaki "Sünnet" kelimesinin "O´nun umumi ve hususi hayatındaki davranışlarını, takip ettiği usûlleri" ifade ettiğini bildikleri için, hiçbir şey sormamışlardır. Çünkü bu kelimeye yabancı değillerdi. İslâmi ıstılahta sünnet: "Resûl-i Ekrem (SAV) ´den sadır olan söz, fiil ve takrirdir" (33) şeklinde tarif olunmuştur.
Türkiye´de "Farz-ı Ayn" olan ilimleri tahsil edememiş geniş bir kitlenin varlığı malûmdur. Bu kitle "Sünnet" deyince; uyup-uymamakta muhayyer bırakılmış veya yaptığı takdirde sevap, yapmadığı takdirde herhangi bir günah terettüp etmeyen amelleri anlamaktadır. Bu eksik ve yanlış kanaat; İslâmi hükümlerin hayata hakim kılınmasını güçleştirmektedir. Halbuki Kur´an-ı Kerim´de insanlar bu hususta uyarılmışlardır; "- Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman; gerek mü´min olan erkek, gerek mü´min olan kadın için (O hükme aykırı olarak) işlerinde kendilerinde muhayyerlik yoktur. Kim Allah´a ve Resûlüne isyan ederse muhakkak ki o, apaçık bir sapıklıkla yolunu sapıtmıştır" (34)
Bu ayet-i kerime´de: Allah (c.c) ve Resûlü´nün (SAV) bir işe hükmetmesi halinde; müslümanların "duyduk ve itaat ettik" deyip, amel etmeleri emredilmektedir. (35) İbn-i Huzeyme "Es-Sahih" isimli eserinde; şahsi kanaat ve reyle sünnete karşı çıkılamayacağını, velev ki akılla kavranamasa dahi, Sünnete tabii olunacağını, bu ayete dayanarak zikretmektedir. (36) İmam-ı Gazali (rh.a.) Küfrü tarif ederken : "- Resûlallah (SAV) ´in getirdiği din hususundaki haberlere inanmamak, onu yalanlamak" (37) hükmünü beyan etmektedir. Esasen islâm uleması, mütevatir sünneti inkâr etmenin küfür olduğu hususunda müttefiktir. (38) Zira Resûl-i Ekrem (SAV); din hususunda, hevâ ve heveslerine göre söz söylemediği hususu kat´i nass´la sabittir. Nitekim: "- Ve o (Resul), kendi hevâ ve hevesinden söz söylemez. O (Kur´an ve O´nun din hususundaki emri) ilkâ edilegelen vahiyden başka bir şey değildir" (39) ayetinde, bu husus açık ve net olarak beyan edilmiştir. Bu noktada: "- Efendim, peygamberin sünneti Kur´an´a uymasıdır. İlka edilegelen vahiyden kasıd da budur" şeklinde itiraza muhatab olabiliriz. Resûl-i Ekrem (SAV) döneminde bir gurup kimse: "- Biz Allah (c.c)´ın kitabından başka delil tanımayız" iddiasına sarılmıştır. Bunun üzerine Resûlallah (SAV) "- İçinizden hiç birinin koltuğuna (sedirine) yaslanmış bir vaziyette iken, kendisine benim emir ve nehiylerimden biri ulaştığında "- Başkasını bilmem, biz Allah ü Teala (cc)´nın kitabında gördüğümüze uyarız" dediğini sakın görmeyeyim" (40) emrini vermiştir. Bu emir; Allah (c.c)´ın kitabını kabul etmekle birlikte, Sünneti reddedenleri ilzam etmektedir. Esasen Allahü Teala (c.c) : "- Bir de peygamber size ne emir verdiyse (Her ne emir verirse) onu tutun. Nehyettiğinden de sakının" (41) emrini verdiği malûmdur. Dolayısıyla peygambere itaat etmek farz kılınmıştır. Esasen Resûl-i Ekrem (SAV)´in herhangi bir olay veya soru karşısındaki tutumu şudur: Önce vahyin geşmesinin beklemiş, eğer vahiy gelmezse ictihadı ile hüküm vermiştir. (42) İmam-ı Suyuti; Peygamberin din hususundaki her emrinin vahye istinad ettiğini zikreder. (43)
(Devam edecek)
(NOT: Bu yazı; Asrımızın en büyük Muhakkiklerinden Yusuf Kerimoğlu hocamızın "Fıkhi Meseleler-1-", (C/1, sh: 21-30) adlı kitabından alınmıştır. Rabbim kendilerine önce sağlık ve sıhhat sonra da Çalışmalarında kolaylıklar nasibeylesin. Allah (c.c)´ım kendilerinden razı olsun!)
K A Y N A K L A R
(1) Muhammed Ma´ruf Ed Devalabi - İlmi Usul-i Fıkıh - Beyrut: 1935 Sh: 12. Ayrıca Ömer Nasuhi Bilmen - Hukuk-ı İslamiyye ve İstilahat-i Fıkhiyye Kamusu-İst: 1975 C: 1 Sh: 13 Madde: 9.
(2) İbn-i Abidin- Reddu´l Muhtar Ale´d Durri´l Muhtar-İst: 1982 C: 1 Sh: 34.
(3) En Nisa Suresi : 78-
(4) Bakınız: El A´raf Suresi: 179, Hud Suresi: 91.
(5) Prof. Muhammet! Ebû Zehra - İslâm Hukuku Metodolojisi - Ank: 1979 Sh: 13, Ayrı
ca M. Ma´ruf Ed Devalabi - A.g.e. Sh: 12.
(6) İbn-i Abidin - A.g.e. C: l Sh: 34.
(7) İmam-ı Şafii - Er Risale - Kahire: 1979 (2 Bsm) Sh: 508 Madde: 1467-1468-
(8) İmam-ı Şa´rani - Mizanü´l Kübra - Kahire: 1306 C: l Sh: 51.
(9) Sünen-i Darimi - İst: 1401 Çağrı Yay. Mukaddeme: 17 Sh: 47.
(10) Ömer Nasûhi Bilmen - A.g.c. C: l Sh: 245 Madde: 557.
(11) Molla Hüsrev - Mir´at El Usûl fi Şerhi´l Mirkat el Vusul - İst: 1307 C: l Sh: 33
(12) Doç. Dr. İsmail Cerrahoğlu - Tefsir Usulü - Ank: 1971 Sh: 34.
(13) İslâm Ansiklopedisi - Ç: 6 Sh: 995 (Kur´an Maddesi)
(14) Muhyiddin Ebû Abdullah Muhammed b. Süleyman El Kafiyeci - Kitabû´t Taysir fi Kavaidi İlmi´t Tefsir - Ank: 1974 Sh: 58-57.
(15) Eş Şura Sûresi: 52.
(16) İmam Abdülaziz El Buhari - Keşfû´l Esrar-İst: 1308 C: 2 Sh: 361.
(17) Imam-ı Şafii-Er Risale-Kahire: 1979 (2 bsm) Sh: 20 Madde: 48-50.
(18) İmam Abdülaziz El Buhari - A.g.e. C: l Sh: 19.
(19) Ez Zûhruf Sûresi: 44.
(20) İmam-ı Kurtubi - El- Camii Li Ahkami´l Kur´an - Kahire: 1937 C: 2 Sh: 43.
(21) İmam-ı Şafii-A.g.e. Sh: 17-18 Madde: 40-43.
(22) El Kafiyeci - A.g.e. Sh: 59.
(23) Al-i Imrân Sûresi: 7.
(24) Kadı İyaz - Şifa-i Şerif - İst: 1977 Sh: 275.
(25) Eş Şuara Sûresi: 192 -195.
(26) Bakınız: Er Raad Sûresi: 37, Eş Şura Sûresi: 7, İbrahim Sûresi: 4. (Not: Esasen her peygamber; kavminin lisanıyla gönderilmiştir. Resûl-i Ekrem´in kavmi de malumdur.)
(27) Sünen-i Tirmizi - İst: 1401 Çağrı Yay. C: 5 Sh: 199 Had. No: 2951.
(28) İmam Ahmed b. Hanbel o El Müsned-lst: 1401 Çağrı Yay. C: 4 Sh: 155. (29) İmam-ı Şafii - A.g.e. Sh: 40-41 Madde: 127-129.
(30) Bakınız El Enbiyâ Sûresi: 107.
(31) İmam Ahmed b. Hanbel-El Müsned-İst: 1401 Çağrı Yay. C: 5 Sh: 411.
(32) Sünen-i Ibn-i Mace - İst: 1401 Çağrı Yay. C: l Sh: 1516 Had. No: 42.
(33) Molla Hüsrev - Mir´at El Usûl fi Çerini Mirkat El Vusul - ist: 1308 C: 2 Sh: 3.
(34) El Ahzab Sûresi: 36.
(35) Imam-ı Cessas-El Ahkaınû´l Kur´an - Beyrut: 1335 C: 3 Sh: 360.
(36) İbn-i Huzeyme- Es Sahih - Beyrut: 1390 M. Islami Neş. C: l Sh:, 75.
(37) İmam-ı Gazali Faysalu´t Tefrika - Kahire: 1319 M. Kabbani Neş.. Sh: 19.
(38) Molla Hüsrev - A.g.e. C: 2 Sh: 8.
(39) En Necnı Sûresi: 3-4.
(40) İmam-ı Şafii - A.g.e. sh: 89 Madde: 295.
(41) El Haşr Sûresi: 7.
(42) İmam-ı erahsi-Temhidü´l Füsul fi İlmü´l Usul-Beyrut: 1393 C:2, sh:91.
(43) İmam-ı Suyuti-El İtkan fi Ulumü´l Kur´an-Kahire: 1952 C:1, sh:45.
USUL
MÜCTEHÎD OLABİLMENİN ŞARTLARI
Mü´minler ilim ve bilgi bakımından iki haldedirler. Ya Müctehid, Yada Mukallid. Şimdi müctehid olabilmenin şartlarını bazı eserlerden olduğu gibi aktarmaya çalışalım:
1- İslâm hukukunun kaynaklarını inceleyebilmek için Ârapça´ya vakıf olmak.
2- Kur´an´ı ve Kur´an ilimlerini bilmek.
3- Sünneti ve ilgili hükümleri bilmek.
4- Fıkıh usulünü bilmek.
5- İcma´ ve ihtilaf konusu olan konuları bilmek.
6- Şer´i hükümlerin amaçlarını ve gözetmiş olduğu maslahatları bilmek,
7- Doğru bir anlayış ve iyi bir takdir gücüne sahib olmak.
8- İyi niyetli ve sağlam itikad sahibi olmak.
9- İçtihada fıtri kabiliyeti olmaktır. (9)
İbn Melek ise şöyle der :
1- Kur´an-ı Kerim´in lügavi ve şer´i manalarıyla beraber ilmini, Has, Âmm, Muavvel, Zahir, Müfessel, Muhkem, Hafi, Müşkil, Mücmel, Müteşabih, Hakikat, Mecaz, Sarih, Kinaye gibi kısımlarını bilip ihata etmesidir.
2- Sünnetin, Tevatir, İştihar, ve ahad gibi yollarıyla beraber ilmini bilmesidir.
3- Kıyasın yollarını ve şartlarını tanımasıdır.
Yine İbni Abidin haşiyesinin "KİTÂBUL-KADA"da "ÎCTÎHAD VE ŞARTLARI BAHSÎ", başlığı altında şunları yazıyor: "İctihad edende var olması gereken şartlar :
I- Müslüman olmak
2- Akıllı olmak
3- Baliğ olmak
4- Fakihün-Nefs bulunması. Yani taban ve yaratılışında (delillerden hüküm çıkarma hususunda) çok anlayışlı olmalıdır.
5- Arab lügatini bilmesidir.
6- Hükümlerle ilgili bulunan Kur´an-ı Kerim ayetlerini ihata edici, Nasih, Mensuh, Sened ve Metin yönünden hadis-i şerifi bilici bulunmasıdır.
7- Kıyası bilmesidir. Bu şartlar mutlak ve bütün hükümlerde Fetva veren MÜCTEHİD için gereklidir. (10)
"Muhtasarü Şerhüs-Sünne" adlı eserden Bulûgul-Meram Şerhi Fethul Allam. Müctehid konusunda şunları naklediyor: "Müctehid, beş ilmi nefsinde derleyen yani bilen kimsedir:
a) Allah kitabının ilmi
b) Rasulullahın sünnetinin ilmi
c) Selef-i Salihin alimlerinin ittifak ettiği konuların ilmi,
d) Lügat ilmi,
e) Kıyas ilmidir.
I- Kıyas: Bir hükmü açık-seçik olarak Kur´an, sünnet ve icma´da görmediği takdirde o hükmü Kur´an ve sünnetten çıkarma yoludur.
2- Kitab ilminden; Nasıh-Mehsuh, Mücmel-Müfesser, Has-Âmm, Muhkem-Müteşabih, Kerahat-Tahrim, İbaha ve Nedib olan kısımlar kasdediliyor.
3- Sünnet´ten de bu kısımlarla beraber, Sahih, Zaif, Mürsel, Müsned denilen bölümleri de bilmelidir. Sünnet´in kitab üzerine terettüp etmesi ile aksini bilmelidir, Öyle ki, görünürde Kitab´a ters düşen bir hadis´i gördüğünde onun nasıl kitabla uyum sağlayacağını bilmelidir. Zira sünnet kitabın açıklamasıdır. Aslında onunla çatışmaz. Ancak ikisinin hakkında varid olan şer´i hükümleri bilmesi vacibdir. Hükümler dışında kalan Kıssalar, Haberler, Mev´izelerin bilinmesi şart değildir.
4~ Lügat ilminden, kitab ve sünnet´te varid olan ahkâmın manalarını bilinmesi de vacib dir.
5- Ashab-ı Kiram ile tabiîn´in ahkâm hakkındaki fikirlerini ve ümmet fakihlerinin fetvalarından çoğunu bilmesi de gereklidir. Zira bunları bilmediği takdirde onlara muhalif hüküm verip icma´ı bozabilir. Bu nevilerin hepsini bildiğinde müctehiddir. Bilmediği takdirde çıkar yolu, bir müctehide uyup TAKLÎD etmektir.
Başka bir kitapta; îctihad mertebesine, ancak şu gelecek sıfatlarla muttasıf bir kimse varabilir :
1- Şerli hükümleri delillerden çıkarma imkânını veren zekâya sahip olmasıdır.
2- Allah´a, Allah´ın sıfatlarına doğru inanması, Allah´ın Resulünü Allah katından getirdiği hükümlerde tasdik etmesidir.
3- Kur´an´ın manalarını lügat ve şeriat bakımından bilmesidir.
mm"> Lügat yönünden bilinmesi, kelimelerinin ve cümlelerinin manalarını ve irade ettiklerindeki, özelliklerini bilmesi demektir.
Bu takdirde lügat, Nahiv, Sarf, Ma´nî ve Beyan ilimlerinin ifade ettiğini tabii olarak bilmesi ve öğrenmesi lazımdır. Şeriat yönünden bilinmesi; hükümlerde tesir eden manaları bilmesi demektir. Lafzın Hass, Aram, Müşterek, Mücmel, Müfesser, Müşkül, Muhkem, Hafi, Nass ve Müevvel gibi kısımlarını bilmesi demektir. Hükmü talep ettiğinde muhtaç olacağı noktalara derhal başvurabilecek derecede bu kısımların beherinin hükmünü bilmelidir.
4- Sünnet´i bilmesidir. Bu da Hadisin tâ kendi´si olan metnini, bize geldiğinin yolu olan, Tevatür, Şöhret, Ahad gibi senedini, rivayet edenlerin halinin, cerh ve tadili bilmesi demektir. Hadis metninin bilinmesinden gayemiz; Kur´an´ın bilinmesi maddesinde geçtiği tarzda, lügat ve şeriat yönünden manalarını bilmek demektir.
5- Doğru hüküm çıkarmak için şartları, hükümleri, kısımları, o kısımların makbul ve merduduyla KIYÂSIN vecihlerini bilmesidir.
6- İCMA´ edilenin hilafına fetva vermemesi için ÎCMA´ edilen meseleleri bilmesidir.
7- Mensuh edilmiş bir hükmün içine girmemesi için NASÎH ve MENSUH´u bilmesidir.
8- Adil olmasıdır. Fetvasının kabul olunması için bu şarta ihtiyaç vardır. Çünkü dini meselelerde "FASIK" kimsenin sözü kabul edilmez.
9- İCTÎHAD´ın karşısında NASS veya ÎCMA´ gibi kesin bir delilin bulunmamasıdır. Bu şart, içtihadın caiz ve helal olmasının şartıdır. Böylece anlaşılıyor ki, hakkında içtihad edilen hüküm, kesin delili bulunmayan şerî hükümdür. Nass veya icma´ gibi kesin delilin karşılığında içtihada kalkışmak helal değildir.
Yaklaşık olarak müctehid için bu vasıfların şart koşulması bütün kaynaklarda yer almaktadır. (11)
Yüce Rabbimizin ruhlar aleminde söz aldığını, bu söze bağlılığın elzem olduğunu, dünyaya gelen her mükellefe ilan ettiğini açıklamış olduk. "Bizim bundan haberimiz yoktu" demeyesiniz. Bu hatırlatmayı yapmak için de her kavime peygamber göndermiştir. Hatırlatmıştır..."Haberimiz yoktu demeyesiniz diye". Hatemü´l Enbiya Hz. Muhammed (s.a.v)´de ümmetini uyarmış ve doğru yoldan ayrılmamalarını tavsiye etmiştir. Zira ümmetinin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını haber vermiştir. Konumuzun daha iyi kavranabilmesi için yukarıda ki, hususları açıklamak zaruretini anladık. Demek ki bu ilimlere hakkıyla vakıf olmayan insanların konuşmaları veya yazmaları, bizi bağlamamalıdır. İslam´dan haberi olan şuurlu bir mü´min bunların sözüne hiç itibar edebilir mi? Elbette etmemelidir. Bu hadis-i şerifler "zayıf, sahih değil" diyenlere soralım, siz "hafızanızda kaç hadis biliyorsunuz? Hadis ilminiz var mı ki, zayıfını, sahihini ayırıyorsunuz! Bu ayırımı yaparken hangi usûlle baş vuruyorsunuz?
Hadis-i şerifler hakkında konuşmak ancak hadis imamlarına caizdir. Hadis imamı olabilmek için, yani hadiste içtihad yapabilmek için, fetva verebilmek için kitaplardaki şu bilgilere bakmak lazım "Ravileri ile beraber yüz bin (100.000) hadis-i şerif bilene HAFIZ denir. İki yüz bin (200.000) hadisi şerif bilene "Şeyh-ül- Hadis denir. Üç yüz bin (300.000) hadis-i şerif bilene Hüccet-ül-İslam denir. Üç yüz binden daha çok Hadis-i şerifi ravileri ile, senetleri ile birlikte ezber bilene HADÎS ÎMAMI ve MÜCTEHÎD denir . (12) Hatta Allame İbni Subki (rh.a) bu konuda şöyle der: "Muhaddis, hadislerin isnadını, ravilerin adlarını, uzaklık ve yakınlıklarını bilen kimsedir. Ayrıca bu hadislerin bir çoklarının metinlerini ezberlemiş olması Altı hadis kitaplarını, İmam Ahmed´in Müsned´ini, Beyheki´nin Sünen´ini, Tabarani´nin Mücem´ini okumuş ve dinlemiş olması da gerekir. Bunlara bir parça hadisi de eklemesi gerekir ki buda MUHADDÎS olmanın en aşağı derecesidir. (Dikkat edilirse Hadis îmamı değil, Muhaddis olmanın ölçüsü deniliyor.) Ne zaman, insan hadis Ulemasını dolaşarak, söylediğimiz miktarı dinler, Muhaddis ve hadis derecelerini yazıp, illet ve isnatlarını da konuşursa, o zaman Muhaddislerin ilk basamağında bulunur...Sonra Allah (c.c) dilediklerine dilediği kadar fazla ihsan eder." (13)
Bu gün böyle bir alim var mı? Varsa kaç tanedir? Hadis ilimleri ehliyetsiz kimselerin elinde kalmıştır. Doğru ve sahih oldukları, tüm İslâm alimleri tarafından kabul edilen hadis kitapları dünyada şöhret bulmuştur. Bu altı hadis kitabına "Kütüb-ü Sitte" denilmektedir. Bu cümleler karşısında saraya tutulmuş gibi olacaklar, kılıktan kılığa ve renkten renge girecek olanlar olacaktır. Kendilerinin İslâm dünyasında şöhret bulmuş, takdir toplamış kaç eserleri olduğunu sormak lazımdır?
USUL
KAYKAK VE HANEFÎ MEZHEBÎNÎN
MUTEBER FIKIH KÎTAPLARI.
Hep usûlden bahsettik. Peki usûl nedir? Bu usûlden neyi kastettik? Önce Hanefi mezhebinin muteber kaynak eserlerinin isimlerini verelim daha sonra fetva verme usûlüne geçelim. Türkiye´de aylık, kapalı devre olarak yayımlanmakta olan ve tüm müslümanlarca okunması gereken "MÎSAK" dergisinin otuz altıncı sayısında yer alan yazıyı aynen aktarmakla yetineceğim: "Fıkıh ilminin konusu, insan ve insanın fiilleridir. Gayesi ise insanı dünyada ve ahirette saadete ulaştırmaktır. Mükellef; fıkıh ilmi sayesinde, şe´ri hükümleri delilleriyle birlikte öğrenir ve amel eder. İmam-ı Azam Ebu Hanife (rh.a): "Fıkıh ilmi, kişinin lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesidir. İlim ancak amel etmek içindir. İlim ile amel etmek, ahiret saadetini elde etmek için, heva ve heveslerini bir kenara bırakmaktır." diyerek, meseleyi veciz olarak ifade etmiştir. Bu incelememizde; Hanefi mezhebinin muteber fıkıh kitaplarını tanıtmaya gayret edeceğiz. Önce genel bir taksim üzerinde durmamızda fayda vardır. Fıkıh kitapları ve içinde yer alan meseleler; Zahirü´r Rivaye, Nevadir ve Vakıat olmak üzere üçe ayrılır. Şimdi bunları izaha gayret edelim.
ZAHÎRÜ´R MEZHEB OLAN KİTAPLAR
Mutlak Müctehid olan İmam-ı Azam Ebu Hanife (rha); mezhebin usûlünü ve zahirü´r-rivaye olan hükümlerini, her biri bir müctehid olan talebelerine yazdırmıştır. İmam-ı Muhammed (rh.a) bunları; Mebsut, Camiû´s Sagir, Gami-ü´l Kebir, Ziyadat, Siyer-i Sağir ve Siyer-i Kebir ismini verdiği altı eserde toplamıştır. Bu eserlerde İmam-ı Azam Ebu Hanife´nin, İmam Ebu Yusuf´un ve kendisinin ictihadları vardır. Bu kitaplara; Zahirü´r mezheb, Zahirü´r rivaye ve "Mesail-i usûl" ismi verilmiştir. İmam-ı Züfer (rh.a) ile İmam Hasan İbn-i Ziyad (rh.a)´in kavilleri de Hanefi mezhebine dahildir. Ancak "Zahirü´r rivaye" veya "Zahirü´r mezhep" denilince; İmam-ı Âzam Ebu Hanife, İmam-ı Yusuf ve İmam-ı Muhammed´in ictihadları anlaşılır. Bazı usûl alimleri; mutlak müctehid olduğu için sadece İmam-ı Azam Ebu Hanife´nin ictihadlarının "Zahirü´r rivaye" olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak bu tez kabul görmemiştir. İmam-ı Züfer (rh.a) ve İmam-ı Hasan İbn-i Ziyad´in (mezhepte müctehid oldukları halde) ictihadları, mevsuk ve mutemed bir cemaat tarafından nakledilmediği için "Zahirü´r Mezheb" içerisi ne dahil edilmemiştir. İmam-ı Muhammed (rh.a)´in altı eserine "Mesail-i Usul" denilmesi, hüküm çıkarmada takip edilen usûllerin belirtilmesiyle alakalıdır.
Hakim-i Şehid Ebu Fazl Muhammed Mervezi (rh.a) İmam-ı Muhammed´in (rh.a) bu altı eserindeki meselelerin her birini ayrı bablarda toplamış ve eserine "el-Kafi" ismini vermiştir. Bu eser, fukaha tarafından mezhebin umdesi kabul edilmiştir. Gerek usûlü, gerek fer´i hükümleri öğrenmek isteyen kimseye bu eserin kafi geleceği söylenmiştir. "El Kafi"; İmam-ı Muhammed (rh.a)´in kaleme aldığı altı eserin yerine kaim olmuş ve mesail-i usûl´den sayılmıştır. Hakim-i Şehid´in "El Münteka" isimli bir eseri daha vardır ki; bu eserde hem "Zahirü´r rivaye", hem "nevadir" meseleleri bir arada bulundurduğu için, "El Kafi" kadar meşhur olmamıştır. İmam-ı Muhammed (rh.a) önce "Mebsut´u" yazdığı için, bu esere "El Asl" ismi de verilmiştir. Hanefi fukahasının üzerinde en çok durduğu eser budur. Şemsül eimme Hulvani, Şeyhülislam Muhammed Haharzade, Fahrü´lislam Ali Pezdevi, Şeyhülislam İsbicabi ve Sadrü´lislam Muhammed Pezdevi gibi Hanefi fıkhı´nın üstadları, Mebsut´u şerhetmişlerdir. Bu şerhler Mebsut´ un asıl metni ile karışık olduğundan, şarihlerinin isimlerine nisbetle anılırlar. Mebsut-û Hulvani, Mebsut-u Hahar-zade, Mebsut-u Pezdevi gibi!
Bazı müellifler; Şemsü´leimme Serahsi´nin "Mebsut" isimli eserini de bu mahiyyette zannetmişlerdir. Halbuki arada önemli bir fark vardır, İmam-ı Serahsi´nin "El Mebsut" isimli eseri; Hakim-i Şehid´in "El Kafi" isimli eserinin şerhidir. Otuz (cüz) cilt olan bu eser, muhteşem bir kitaptır. Şemsü´leimme Serahsi; Horasan´in "Serahs" kasabasında doğmuş ve o bölgede yaşamış bir alimdir. Özkent Hükümdarı; "Zalim sultanlara, (hükümetlere) vergi vermek haramdır" şeklindeki fetvasından dolayı, İmam-ı Serahsi´yi zindana atmıştır. Ayrıca Özkent hükümdarı hür bir kadınla evli olduğu halde cariye almaya kalkmıştır. İmam-ı Serahsi, bunun da caiz olmadığına fetva vermiştir!.. Sultana (iktidara) karşı verdiği mücadele, on sekiz yıl süren kuyu hapsini beraberinde getirmiştir. "El Mebsut"un" önemli bir bölümünü, zindanda iken, ziyaretine gelen talebelerine dikte ettirmiştir. "El Kafi´nin" tamamını, ezberlediği; önce metni, daha sonra şerhini yazdırdığı bilinmektedir. İmam-ı Serahsi´nin "El Mebsut" isimli eseri, kendisine "Şemsü´l eimme" (îmamların ğüneşi) denilmesine vesile olmuştur.
Mebsut hakkında söyle denilmiştir: "-İmam-ı Serahsi´nin Mebsut´una sarıl,o bir denizdir.Meseleleri de emsalsiz,biricik inci gibidir. Yalnız ona itimat et!.. Zira Mebsut´un içinde; her soranın sorusuna cevap bulunur". İmam Allame Tarsusi: "- Serahsi´nin Mebsut´u öyle bir kitaptır ki, onun muhalifi ile amel edilmez. Ancak ona bel bağlanır ve ancak onunla fetva verilir" diyerek, bu eserin kıymetini ifade etmiştir.... İmam Ebu Abdullah Yusuf Cürcani´nin kaleme aldığı, altı ciltlik "Hizan´ül Ekmel" isimli kitabı da, Zahirü´r rivaye kabul edilmiştir. Bu eserin metni İmam-ı Muhammed ´in "Gamiü´s Sağir´i ve Camiû´l Kebir´i" ile "El- Kafi"dir. İmam-ı Cafer Ahmed Tahavi´nin ve İmam-ı Kuduri´nin "El Muhtasar" isimli eserleri de fukaha tarafından kaynak kabul edilen eserlerdir. "Cevheretü´n Neyyire" ve "El Lübab" isimli eserlerin ana metinleri; İmam-ı Kuduri´nin "El Muhtasar" isimli kitabıdır.
NEVADÎR KİTAPLAR!
Mezhabin aslı olan ve "Zahirü´r rivaye " olarak nitelendirilen kitapların dışında kalanlara "Nevadir" denilmiştir. "Nevadirü´r rivaye" durumunda olan İmam-ı Muhammed´in; Keysaniyat, Haruniyat, Cürcaniyat ve Rakkiyat isimli kitaplarıdır, "Ziyadetü´z-Ziyadat" isimli kitapta "Nevadir" olarak nitelendirilmiştir.... İmam Hasan İbn-i Ziyad´ın "El Mücerred" isimli kitabı da "Nevadirü´r Rivaye" kabul edilmiştir. İmam-ı Ebu Yusuf´un verdiği dersler, talebeleri tarafından not tutulmuş ve "El Emali" (Ders notları) adı altında bir araya getirilmiştir. Bu kitaptaki meseleler de nevadirden sayılmıştır. Ayrıca "Kitabû´l Haraç" isimli eseri; siyasetin takibi ve Beytü´lmal´in nasıl yönetileceği konusunda güzel bir kitaptır.
" YAKIAT " OLARAK NÎTELENEN KİTAPLAR .
Usûlün ve mezhebin kurucusu İmam-ı Azam Ebu Hanife veya mezhepte müctehid kabul edilen (İmam-ı Yusuf, İmam-ı Muhammed, İmam-ı Züfer vs.)" ulema zamanında, tasrih edilmeyen bir çok mesele vardır. Hanefi fukahası tarafından ictihad veya tahric yoluyla hüküm verilen meselelere "Vakıat" denilmiştir. Bunlara fetva veya nevazil (yeni olaylar) ismini veren müelliflerde vardır. Bu meselelerin bir kısmı, fukahanın çoğunluğu tarafından tasvip görmüş, bazıları da münakaşa konusu olmuştur. Vakıat kitaplarında farklı ictihadlar bir arada zikredilir. Bu mahiyetteki eserlerin ilki, fakih Ebu´l Leys Semerkandi´nin " En Nevazil" isimli eseridir. Yeni meseleleri, bablara ayırarak delilleriyle birlikte izah etmiştir. Daha sonra Ebu´l Abbas Nazimi "mecmau´n-Nevazil isimli eserini, usule riayet ederek kaleme almıştır. Fukaha eserlerinde "Zahirü´r rivaye", "Nevadır" ve "Vakiat" niteliği taşıyan hükümleri ayrı ayrı zikretmiş ve müftabih olan kavilleri belirtmiştir. İstisnai olan bazı kitaplar da vardır. "Fetava-i Kadıhan" veya "Hülasatü´l Fetava" gibi kitaplarda; Zahirü´r rivaye, nevadir ve vakıat birbirine karışmıştır ve ayırt edilmesi oldukça zordur. Hanefi usûlüne vakıf olmayan kimselerin, bu eserlerden faydalanması mümkün değildir. Sadrü´ş Sehid´in talebesi olan Muhammed Radiyüddin Serahsi´nin "El Muhit" isimli kitabında; "Zahirü´r Rivaye" ve "Nevadir" olan kavilleri hasseten belirtilmiştir. Bu açıdan oldukça kıymetli bir eserdir. Yine Şadrü´ş Şehid´in hem talebesi, hem yeğeni olan Burhanüddin Mahmut Buhari de "El Muhit" isimli bir eser kaleme almıştır. Bu iki eseri birbirinden ayırt etmek için birisine "Muhit-i Serahsi", diğerine "Muhit-i Burhani" denilmiştir. Bu eserlerin de şerhleri yapılmıştır. "Muhit-i Burhani´nin" muhtasarı "Ez Zahire" isimli eser, fukaha indinde çok kıymetlidir. Muteber fıkıh kitaplarından birisi de Ebu Bekir Mes´ud Kasani´nin "El Bedaiü´s Senai fi Tertibi´ş Şerai" isimli eseridir. Bu eserle ilgili olarak İbn-i Abidin şunları zikretmektedir: "-El Bedai pek kıymetli bir kitaptır. Ben kitaplarımızın arasında onun bir eşini görmedim. Bu kitap İmam Ebu Bekir b.Mes´ud b.Ahmet El Kasani´nindir. O bununla üstadı Alaaddin-i Semerkandi´nin "Tuhfetü´l Fukaha" adlı eserini şerhetmiş, eserini üstadına arzedince, o da kızı Fatıma´yı kendisiyle evlendirmiştir. Halbuki Fatıma´yı daha önce babasından sultanlar istemiş ve onlara vermemiştir. Evlerinden çıkan fetvada "Fatıma´nın, babasının ve zevcesinin imzaları bulunurmuş" İmam-ı Kasani "El Bedaiû´s Senai" isimli eserinde sadece hükümleri değil, hükümlerin dayandığı illetleri de izah etmiştir..... Asırlarca medreselerde ders kitabı olarak okutulan "El Hidaye Şerhû Bidayetü´l Mübtedi" isimli eser, fukaha tarafından muteber kabul edilen bir metindir. Müellifi Türkistan uleması´ndan İmam Burhanüddin Ali Merginani´dir. Bazı alimler "Sözünün yalan olmasından ve sapıklıktan korunmak istiyorsan El Hidaye´yi iyi belle!.. İşte o zaman Sırat-ı Mustakiym´de emin adımlarla yürürsün" demiştir. "El Hidaye"; C.Hamilton tarafından I871´de İngilizceye çevrilmiş ve basılmıştır. Bu eserin bir çok şerhi vardır. En meşhuru Kemalüddin Ibn-i Hümam´ın "Fethül Kadir" isimli şerhidir. Babası Sivas Kadısı olan İbn-i Hümam; Mısır´da eğitimini tamamlamış ve hadis hafızı ünvanını almıştır. Ayrıca usule dair kaleme aldığı "Et Tahrir" isimli eseri ile akaide dair "El Müsayere" isimli kitapları, oldukça kıymetlidir..... İmam-ı Merginani´nin seksen cildlik "El Kifaye" isimli muazzam bir eserinin daha olduğu bilinmektedir.
Fatih Sultan Mehmed´in "Zamanımızın Ebu Hanife´si" diyerek iltifat ettiği Molla Hüsrev´in (Mehmed Feramuz Efendi) "Dürerü´l Hükkam fi şerhi´l Gureri´l Ahkam" isimli eseri, yıllarca Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak okutulmuştur. Bu eserde de "Vakıat´a" yer verilmiştir ve usûle dair kaleme aldığı "Mirkat´ın" şerhi olan "Mirat" isimli kitabı meşhurdur. Hanefi Fukahası´nın "Mütun-u Erbaa" diye isimlendirdiği ve kıymet verdiği, vakıatın fazlaca yer aldığı, dört metin daha vardır. Bunlar: Kenz, Muhtar, Vikaye ve Mecma´dır. "Kenz´in" müellifi; Ebu´l Berakat Abdullah Hafizüddin Nesebidir ve adı üzerinde fıkhın hazinesi sayılmıştır. "Muhtar´ın" müellifi; Ebu´l Fadl Mecdüddin Abdullah Mavsili´dir. Bunun da birçok şerhi yapılmıştır. "Vikaye´nin" musannıfı; Sadrû´ş Şeria´nın atası Tacü´ş-Şeria Mahmud´dur. Vikaye; Aydınoğulları beyliği zamanında Devletoğlu Yusuf tarafından manzum olarak terceme edilmiştir. "Mecma´nın" müellifi; Muzafferüddin Âhmed İbn-i Saati´dir. Mecma´nın da birçok şerhi yapılmıştır. Musannif İbrahim Halebi´nin "Mülteka el Ebhur ve Mecmau´l En Hur" isimli eseri, Osmanlı döneminde çok yayılmıştır. Yine "Şerhu Damad" diye şöhret olan eser de "Mecma´nın şerhidir" Alaüddin El Haskafi´nin Dürri´l Muhtar" ve O´nun şerhi olan İbn-i Abidin´in "Reddü´l Muhtar" isimli eseri, son devrin en çok başvurulan kitabıdır. Dürri´l Muhtar´ın dayandığı metin, İmam Timurtaşi´nin "Tenvi-rû´l Ebsar" isimli eseridir. Hatta denilebilir ki, "Vakıat´ın" en çok yer aldığı eser budur.
Halife Bahadır Alemgir Han´ın desteği ve teşviki ile hazırlanan "Fetava-ı Hindiyye" de kıymetli bir fıkıh kitabıdır. Şeyh Nizamüddin´in başkanlığında ulemadan bir heyet tarafından; (tasnifi "El Hidaye" örnek alınarak) hazırlanmıştır. Bu eserde; "Zahirü´r Rivaye"; " Nevadir" ve " Vakıat"; imkanlar ölçüsünde belirtilmiştir.
Fukaha arasında meşhur olan bir tesbiti hatırlatarak incelememize son verelim : "Fıkhın çekirdeğini Hz.Abdullah İbn-i Mes"ud gönüllere ekti, Alkame biçti, İbrahim Nehai harmanını yaptı, İmam-ı Azanı Ebu Hanife öğüttü, İmam-ı Yusuf hamur haline getirdi ve İmam-ı Muhammed pişirdi! Diğer insanlar hazır yiyorlar"
Biz bu incelememizde; Hanefi mezhebinin muteber fıkıh kitaplarının ana metinlerini gündeme getirmeye gayret ettik! Ayrıca bu ana metinlerin meşhur olan şerhlerini de zikretmeye çalıştık! Elbette muteber fıkıh kitapları bunlarla sınırlı değildir. İbn-i Abidin´in (ölümü: 1836) "Reddül Muhtar" isimli eserinden sonra; "Vakıat´a" yer veren, geniş çaplı bir eser kaleme alınamamıştır.
Son yıllarda yayımlanan; "Fıkıh Ansiklopedisi", "Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı" veya "Beş Mezhebin Fıkıh Kitabı" gibi çalışmalar, mukayese açısından bir değer taşıyabilir. Ancak "Zahirü´r Rivaye" durumunda olan kitaplar dikkate alındığı zaman, bu nevi çalışmaların (şimdilik) verimli olmadığı görülmektedir. Hatta bazen "Zahirü´r Rivaye" tesbit edilemediği için, nevadir vasfını taşıyan veya vakıata dahil olan kaviller, mezhebin görüşü olarak zikredilebilmektedir. "Fıkhu´s Sünne" veya "Fıkhu´s Sünneti ve´l Kitap" ismini taşıyan çalışmaların ise; belirli bir usûle dayanmadığı için, ilmi değere haiz olmadığı görülmektedir. Ayrıca bu tür eserleri kaleme alan müelliflerden bazıları; müctehid imamları suçlayabilmek için, akla- hayale gelmeyecek usûllere baş vurmaktadırlar. Kendilerini anadan doğma müctehid görenler (!), başkalarına, taklitçiliği küfürdür diyerek ictihad (!) edenler, Kur´an bize yeter diyenler, Fıkıh kitapları İslam´ın ilerlemesine engeldir diyenler, şu yukarıdaki incelemeyi okuduğunuz zaman hiç mi hiç vicdan azabı duymayacak mısınız? Müslümanlar arasındaki ihtilafların asgariye indirilmesi için vahdetin sağlanabilmesi için nefislerimizi kapıda bırakarak içeri girelim ve kaynaklarda anlaşalım dedik ve demeye de devam ediyoruz. Kaynaklar derken de işte yukarıda arz edilen kaynaklardan bahsediyoruz. Nefsinin kabul ettiği doğrulardan başka doğru kabul etmeyen yazar-çizerlerin, mezhebsiz, usûlsüz edebsiz insanların kulakları çınlasın! Usûlden nasibi olmayanlar biraz da usûlden bahsedelim ki, usul derken neyi kasdettiğimiz iyice anlaşılmış olsun.
FETVA VERME USÛLÜ
Zahir rivayetlerde yer alıp, Hanefi imamlarının ittifakına mazhar olan görüşle tereddütsüz fetva verilir. İmamların ihtilaf ettikleri görüşlere gelince "Es Siraciyye" ve diğer kitaplarda belirtildiği gibi en sıhatli görüş şudur: Mutlaka İmam Ebu Hanife (rh.a)´nin içtihadıyla fetva verilir. Daha sonra îkinci İmam Ebu Yusuf (rha)´un içtihadıyla, daha sonra üçüncü îmam İmam-ı Muhammed (rh.a) ´ in daha sonra İmam Züfer ve Hasan Ziyad (rh.a)´ın görüşleriyle fetva verilir......
Eğer Ebu Hanife (rh.a) bir tarafta, Ebu Yusuf ile İmam Muhammed (rh.a) de bir tarafta iseler, bazı görüşlere göre, müftü muhayyerdir; bu iki görüşten dilediğini alır. Fakat en sıhhatli görüş, İmamın (Ebu Hanife) görüşünün ileri alınmasıdır. Önemli olan delilin kuvvetli olmasıdır. Onun için on yedi mesele de sadece İmam Züfer´in görüşü bulunan içtihadı imamınkine tercih edilmiştir. Biz onların tercihine tabiî oluruz. Ne imamın ne de talebelerinden kimsenin mesele hakkında içtihadı yoksa, sonradan gelen alimler o mesele hakkında söz birliğiyle ne demişlerse öylece amel edilir. Eğer ihtilaf etmişlerse, çokluğun fetvası itibar edilir. Ebu Hafs, Ebu Ca´er Ebu´Leys, Tahavi gibi şayanı itimat bulunan belli büyükler hangi tarafta iseler o tarafın görüşü tercih edilir. Eğer bunların da bir görüşü yoksa (asra, zamana göre), Müftü meselede tedebbür ve teemmül ederek mesuliyetten çıkmak için çözüm yolunu arar. Ulu orta konuşmamalıdır. Allah (c.c)´dan korkup onun murakabe ettiğini unutmamalıdır. Zira delilsiz konuşmak büyük bir felakettir. Ancak şaki BÎR CÂHlL BU CESARETi GÖSTEREBÎLÎR. (79)
Özet olarak "ihtilaflı meselelerde evvela İmam-ı Âzam´ın, sonra İmam-ı Yusuf´un, sonra İmam-ı Muhammed´in, daha sonrada İman Züfer´in kavli içtihadı ihtiyar edilerek o veçhile amel olunur. Bu bir esastır. Bundan yalnız bazı mes´eleler müstesnadır."(80) Yukarıda açıklamaya çalıştığımız müftünün durumu müctehid olan bir müftü hakkındaki durumlardır. Şimdi ise müctehid olmayan müftülerin ihtilaflı mes´eleler karşısında nasıl davranması gerektiğini aktarmaya çalışalım : "Müctehid olmayan müftülerin riayet etmeleri icabeden bir takım usûl vardır. Bunlara "resmülmüfti" denir. Şöyle ki: Meselâ: Hanefi mezhebinde bulunan bir müfti, kendisinden sorulan bir mesele hakkında İmam-ı Azam hazretlerinden zahirirrivaye denilen muteber, tevatüren menkil kitaplarda münderic cevap ne ise onu hikaye eder. Bu hususta İmam-ı-Azam´dan bir cevap menkul değilse onun en meşhur, muktedir tilmizi olan Ebu Yusuf´tan bu kitaplarda nakledilmiş olan cevabı hikaye eder. Ondan da bir cevap menkul değilse yine İmam-ı Azam´ın en kudretli tilmizlerinden olan İmam-ı Muhammed´in o babda ki kavlini hikaye eder, o vecihle cevap verir. Ve şayed bu eîmme-i kiramdan birinin kavli, asrın maslahatına veya delilinin kuvvetine mebni eazımı ulema tarafından tercih edilmiş ise ona göre fetva verir. Kezalik bir mesele hakkında müteaddit cevaplar bulunsa bunların içinden her hangisi ulema arasında MUHTAR, MÜFTABIH bulunmuş ise onu düstürül amel eder, yoksa kendi reyine, KEYFÎNE göre fetva veremez. (81) Hatta muteber üstazlardan ilim ahz etmiş bir kimse bile öyle gördüğü bir iki veya beş on kitaptan fetva veremez." diyerek (82) mes´elenin önemi beyan edilmektedir. Cümlelerimizde kullandığımız "USÜL", kelimesinden anlatmak istediğimiz işte budur. Usul budur, yol budur, haddi bilmek budur.
A.AZİZ
