İslamiyet ve Büyü

RSS Feeds

İslamiyet ve Büyü


İslamiyet ve Büyü

İslam Ansiklopedisi´ne göre İslamiyet doğaüstü güçlerin ve ruhların varlığını, büyü yoluyla bu varlıklarla ilişki kurulabileceğini kabul ediyor, ancak dini büyüden kesin olarak ayırıyordu (7). Müslümanlık, Arabistan´ın dışına yayılınca, çok değişik toplumların şamanist inançlarıyla karşılaşmış, bu inançları kendi topraklarına taşırken, İslamiyeti kabul eden toplumlarda ise eski şamanist inançlar yeni dinleriyle karışmıştı.

Bu oluşum içinde dinle büyüyü birbirinden ayırmak amacıyla uzun tartışmalar yapıldığı görülüyor. İslamiyette peygambere doğrudan mal edilen bir mucize olmamasına karşın, Musevilikte ve Hıristiyanlıkta peygamberlere ilişkin çok sayıda mucizeden söz ediliyordu. İslamiyet bu peygamberleri benimsediği için, Müslümanlar arasında büyüye ilişkin ilk sorun, bu peygamberlere, özellikle büyünün atası gibi gösterilen Hazreti Süleyman´a ilişkin olarak anlatılan mucizelerle büyü arasındaki farkı açıklamak gereği ortaya çıkıyordu. Açıklamalarda Hazreti Süleyman´a karşı şeytanla işbirliği yapan kötü insanların büyülerinden söz ediliyor. Bunları yapanların "kafir" olduğu, Süleyman´ın ise hiç bir zaman "kafir" olmadığı söyleniyor. Bu açıklama, ilk bakışta büyüyü tümden yasaklıyormuş gibi görünse de, Süleyman´ın da sırasında büyüye başvurduğunu kabul ettiği için, en azından kötü büyüye karşı iyi büyü yapılması için açık kapı bırakır gibidir. Büyünün halkın içinde İslami kurallara uydurularak varlığını sürdürmesi tartışmaların sürmesine neden olmuş, sonuçta çok farklı görüşler ortaya çıkmıştı. Çok genel bir yaklaşımla İslamiyet´in büyü karşısındaki tutumu başlıca üç başlık altında toplanabilir.

Birinci yoruma göre büyü "küfürle bir"di (8). Büyüyü bir gerçek olarak kabul eden ancak tümüyle ve ayrım yapmadan yasaklayan bu anlayışa göre, "hesap vermeden ve azap görmeden cennete gidecek olan 70 bin Müslüman arasında efsun kullanmamış ve kuşların uçuşuna göre fal bakmamış olanlar" bulunacaktı. Büyü yapan kadar yaptıran da suçluydu. İkinci yorum Gazali ve İbni Haldun çevresinde gelişen, büyüyü bir anlamda meşrulaştıran yaklaşımdı. 12. yüzyılda yaşayan Gazali için "esrarlarla" (sırlarla) dolu dünyada ruhlar ve cinler alemi gibi büyü de bir gerçekti; bazı "cevherlerin" ve bazı "nücumi" şartlara uygun olarak düzenlenmiş sayıların özelliklerinden kaynaklanan bir "ilim"di. Buna göre, bu büyülü sayıların ve cevherlerin yardımıyla büyülenmek istenen "şeklini alan" büyülü bir biçim ("haykal") yapılır, büyüye uygun "nücumi" durum beklenir, kötü sözler söylenir ve şeytanın yardımı sağlanırdı. Gazali kötü amaçlarla ve şeytanla işbirliği sağlanarak yapılan bu büyüyü reddediyordu. Ancak büyünün iyi amaçlar için kullanıimasını da doğru bulmuyordu. Kötü büyüye karşı korunmak Tanrı´ya güvenmek ve yakarmakla mümkündü. Öte yandan insanların peygamberlerin işleri ile şeytanın büyülerini birbirinden ayırmak için, uygulamasalar da büyüyü b´ılmeleri gerekiyordu. Bu nedenle de büyü konusunda bilgi sahibi olmuştu.

Gazali´den iki yüz yıl sonra İbni Haldun da "Mukaddime"s üe (9) doğaüstü güçlerin varlığını, dolayısıyla büyüyü bir gerçek olarak kabul ediyordu. İbni Haldun büyüyü başlıca üçe ayırıyordu: Hiç bir araç ve aracı kullanmadan Tanrının yardımıyla yapılan "büyü" ya da "keramet"; yıldızlar, araçlar ve aracılar kullanarak yapılan "tılsım"; hayal gücü ile hayali gerçek gibi gösteren "gözbağcılık". İbni Haldun bunların içinde sadece Tanrı´nın yardımını kabul ediyor, üzerine kutsal sözcükler yazılmış olsa da tılsımı ve gözbağcılığı kabul etmiyordu.

Üçüncü yorum ise 11. yüzyılda yaşamış İbni İshak´ın "al-Fihrist" kitabında açıkladığı "şeriata uygun olan ve olmayan büyü" kavramları etrafında geliştirilmişti. İbni İshak´a göre büyünün esası büyücünün ruhları ve cinleri kendisine itaat ettirmesiydi. Bu iki yolla yapılabilirdi. Büyücü şeriata uygun yolda Tann´nın yardımını sağlayarak, şeriata uygun olmayan yolda ise hediyelerle, haram edilmiş işleri yaparak ruhları ve cinleri kendine bağlayabilirdi. Bu ayrımla ve büyünün Tanrı´nın yardımıyla yapılabilmesi, kötü büyüye karşı iyi büyü yapılmasını kısmen meşrulaştırılıyordu. Şeriata uygun büyünün kaynağı Süleyman peygambere kadar çıkarılıyor, böylece büyü içselleştiriliyordu.

Bu üç yaklaşımda farklılıklar olsa da İslamiyet´te büyüye yaklaşımın esas olarak olumsuz olduğu, hiçbir zaman tam anlamıyla meşru karşılanmadığı söylenebilir. Buna karşın büyü inancının ve muskanın Islamiyet´in etkileriyle biçim ve içerik olarak değişikliğe uğrayarak, çok tanrılı dönemin kavramlannın yerlerini İslami kavramlara bırakarak halkın içinde sürdürüldüğü görülüyor.

Davetname´de Büyü ve Muska

İslamiyetin olumsuz yaklaşımına karşın 15. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış olan Balıkesirli Firdevsi-i Tavil´in (Uzun Firdevsi) "Da´avatnama" (Davetname) adlı kitabında verdiği bilgiler büyü ve muskanın halkın içinde yaygın biçimde kullanıldığını gösteriyor. Kitabın padişah II. Beyazıt´ın isteği üzerine yazıldığı dikkate alınırsa büyünün padişah katmda da ilgi gördüğü söylenebilir. Can Göknil´in muskalar konusunda çalışırken geniş ölçüde yararlandığını belirttiği Davetname, Anadolu büyüleri ve muskalar konusunda en önemli kaynaklardan birisini oluşturuyor.

Fuat Köprülü İslam Ansiklopedisi´ne (10) kitapla ilgili olarak "ulüm-i garibe eshabı arasında ehemmiyetle telakki edilen davetiyelerin envaından bahıs olup, 8 babdan mürekkeptir" bilgisini veriyor. Yani, Davetname´de, "olağanüstü olaylarla ilgili ilimlere sahip olanlar arasında önem verilen davetiyelerin bir çok çeşidinden" söz ediliyor. Bu açıklama kitabın zengin içeriğine işaret ettiği gibi, "ulüm-i garibe" ya da bugünün Türkçesiyle "olağanüstü olayların bilimi" nitelemesiyle büyünün 15. yüzyılda bir bilim olarak kabul edildiğini gösteriyor.

Malik Aksel, "Anadolu Halk Resimleri" (11) kitabında "davet"i "ruhların çağrılması" anlamında yorumluyor ve Davetname´de "eşya ve ruhlara tasarruf ile sihir ve tılsım yolu"nun açıklandığını belirtiyor. Firdevsi, yazdığı önsözde, kitabı Farsça yazılmış "denenmiş ve düzeltilmiş başka nadir Davetnamelerden çevirdiğini" açıklıyor. Ancak o günün koşullarında çevirilerin yoruma, yeniden yazıma açık bir anlayışla yapılması, Firdevsi´nin bu açıdan kitaba gerekli katkılarda bulunabilecek bilgili, vehmli ve yaratıcı bir yazar olması kitabın çeviri ya da bir derleme olması kadar telif olarak da ele alınmasını olanaklı kılıyor. Buna göre, Davetname´nin sadece İran bölgesine ait "ulüm-i garabe"yi değil, Anadolu´daki inanışları da kapsadığı kabul edilebilir. Kitabın diğer bir özelliği de bu konularda halkın içindeki inanışlara yer vermesi ve konuların yer yer, büyük olasılıkla Firdevsi´nin yaptığı, Malik Aksel´in değerlendirmesiyle "eski halk resminin özelliklerini taşıyan" resimlerle açıklanmasıdır.

Malik Aksel´in Davetname´den aktardığına göre kitabın giriş bölümünde Firdevsi, "hepsi de ulüm-i garibe, ilm-i davet üstadıdır" dediği değişik kaynaklara dayanarak doğaüstü alemi şöyle açıklıyor: "İdris Aleyhisselam bu cümle ülümun üstadıdır. Hak Taala bu alemi vücuda getirdi. İçinde ervahları (ruhları), cinleri ve dahi nari (peri) nurdan halk eyledi." Firdevsi daha sonra bu yaratıkların çeşitleri olduğunu söylüyor. Buna göre bazı ervah Müslüman, i bazılan Cühud (Yahudi), bazıları ateşperest, bazıları yezdanperesttir l (Zerdüşt). Ayrıca ervahın içinde melekler de vardır. Meleklerin ise vezirleri | (bakanları), kadıları (yargıçları), müderrisleri (öğretmenleri), muhtesipleri (aşayiş ve kamu görevlileri), hatipleri, tercümanları vardır. Firdevsi´ye göre bu | ervahın bazıları havada, bazıları yer altında, bazıları yüce dağlarda, bazıları | harabelerde, hamamlarda, bulutlarda, ocaklarda, mescit, "Kabe-i şerif", "Kudüs-ü şerif", "Medine-i Münevvere" gibi kutsal yerlerde bulunurlar.

Firdevsi´nin bu açıklamasında, Islami kaynaklardan farklı olarak, doğaüstü dünya, doğrudan Tanrı´ya bağlanarak, doğaüstü yaratıkların bir bölümünün Müslüman, Hıristiyan, Musevi gibi "hak" kabul edilen inançlara sahip oldukları açıklanarak meşrulaştırılıyor ve içselleştiriliyor. Öte yandan bu açıklama doğaüstü dünya ile gerçek dünya arasındaki benzerlik, doğaüstü dünyanın esin kaynağının insanların gerçek dünyası olduğunu daha açık biçimde ortaya koyuyor.

Firdevsi´nin basit gibi görünen bu açıklamaları, büyünün tarih içindeki yolculuğunda önemli bir dönüm noktasını, insanların binlerce yıllık birikim ve yaratıcılıkla ulaşabildiği bütünsel bir kurgulamayı ifade ediyor. Düşsel ve gerçek dünya arasındaki "gerçeklik" ilişkisi her şeyden önce kurgulamanın eksiksiz yapılabilmesine olanak sağlıyor. Açıklamalarda boşluklar kalmıyor. Kurgulama, ana çerçevesini koruyarak gerçek dünyadaki değişimlere uyarlanabilecek bir esneklik kazanıyor. Farklı açıklamalar birbirine eklenebiliyor, birleşerek daha kapsamlı bir ortak açıklama haline gelebiliyor. Düşsel dünya ile gerçek dünya arasındaki benzerlik aynı zamanda kurgulamanın inandırıcılığı için gerekli nesnel dayanakları sağlıyor. İnsanlar, görmeseler de kendi dünyalarına benzer bir dünyanın varlığına daha kolay inanabiliyor.

Davetname büyü ile din arasındaki dizgeleri yeniden kurarken aynı zamanda eski büyü dünyasının çeşitli doğaüstü yaratıklarını, diğer göstergelerini de koruyor. Örneğin, Firdevsi´nin İbni Sina´dan aktararak anlattığı, Tanrı´nın Adem´den önce yarattığı, "başı adam başı gibi, iki eli, iki ayağı adam gibi ama başından ayağına kadar adam yüzü gibi elinde ayağında, karnında, başında dört bin gözü" ve "her yüzünde adam gibi gözü, kaşı, burnu ağzı" olan Sahrennar gibi.

Davetname´nin en ilginç yanı çeşitli amaçlara yönelik olarak hazırlanan tılsımlann cinlerle ve hepsi bir yaratıkla simgelenen burçlarla ilişki içinde olduğunu göstermesidir. Her tılsım cinler dünyasındaki bir yaratığın yardımını | gerektirir. Örneğin, "Suret-i şuca" yılana benzer. Buna bağlanan harfler ve | çizgilerle belirtilen bir tılsımın amacı ve kullanımı şöyle anlatılır: "Bu hatemi (mühür) misk ve safran ile kızların cildine yaza ve dahi mum içine koyup külahında götüre cümle alem gözüne mahbup (sevgili) görünüp muhterem ola (saygı göre) ve dahi şems (güneş) sümbüle burcunun yedinci derecesine geldikte bir pare ak ipek üzerine bu tılsımları misk ve safran ve yağmur suyu II. Beyazıp külahında saklayan kişiye ilm-i kimya, ilm-i simya tahsili kolay gelir".

Görüldüğü gibi bu örnekte doğaüstü bir yaratığa bağlanan, kullanıma göre şirin görünme, saygı görme ve kolay öğrenme gibi çok işlevli bir muska söz konusudur. Ancak yaratıkla bu işlevler arasındaki ilişki açıklanmıyor. Yaratığın tılsımın işlevlerini yerine getirebilmesi için bu yetilere sahip olması ya da belli dönemlerde bu yetileri kazanması gerektiği düşünülebilir. Eğer böyleyse yaratığın bu yetilere nasıl sahip olduğunun da öyküsü olmalıdır. Ancak kitapta bu öykünün anlatıldığına ilişkin bir açıklama yoktur. Öykü unutulmuş ya da önemsizleşmiştir. Bu durumda yaratığın artık tılsımın nedeni olan somut bir varlık olmaktan çıktığı, tılsımın bir parçası olan soyut bir imge haline geldiği söylenebilir.

Benzer bir başka örnekte ise, biri saçları omuzuna dökülen adam başı diğeri geyik başına benzeyen iki başlı bir yaratık tanımlanıyor. Bir selvi ağacının arkasında duran yaratığın bir elinde ney, bir elinde def vardır. Bu şekille birlikte bazı harf ve çızgilerle yapılan muskanın kullanımı şöyle açıklanıyor:

"Bu tılsımı tilki derisine şems sümbülenin yedinci derecesinde iken yazıp götüre cümle alemin gözüne şirin görüne, cemi amali (bütün işleri) rast gele." Bu örnekte de iki başlı yaratık ve ney, def, selvi ağacı ile tılsım arasındaki ilişkiler bilinmiyor.

İlk örnekte şirinlik ve bilgelik simgesi gibi görünen yılan başka bir örnekte ikişer başlı ikişer elli birbirine sarılmış iki yılan biçiminde ve bu kez "iki kişiyi birbirine düşman etme ve ayırma" tılsımının bir imi olarak ortaya çıkıyor. Kıskaçlarının arasında bir insan başı tutan yengeç "bir kişiyi yoldan döndürme"; önünde bir karga olan, iki başlı, iki kanatlı ejderhaya benzer yaratık "bir kişiye eziyet etme veya helak etme (ortadan kaldırma)" tılsımlarında kullanılıyor. "Muhabbet tılsımı"nın şekli ellerinde çiçekler ve tılsımlar tutan kuş başlı dört elli, kat kat uzun bir elbise giyen, çıplak ayaklı bir insan görünümünde. Muskayla ilgili şu bilgiler veriliyor: "Her kim dilerse avretler (kadınlar) ona muhabbet ede bu sureti bir kağıda yaza ve bu isimleri suretin yukarısına yaza andan sonra ol suretin sinesi (göğsü) üzerine koyup ura ve bu duayı okuya, andan buhur vere ve bu duayı okuya, keza bu daveti okuya, renkli donlar giye, cevahir ile ziynetlene..." Bu muskada her ne kadar cinlerden medet umulsa da tılsımı yapacak olan kişiye güzel ve süslü görünmesi için öğütler veriliyor. Bunlardan başka deniz korkusuna ve deniz tutmasına, yele ve sele karşı muskalar da anlatılıyor.

Davetname´deki tılsımların kamusal alanı Tanrı´ya ve dine bırakarak daha çok birey ve bireyler arasındaki ilişkilerle sınırlanmış bir alanda yoğunlaştığı ve insanlann bu dünyaya yönelik sorunlarının çözülmesi, beklentilerinin gerçekleşmesi amacına yönelik olarak kullanıldığı görülüyor. Bu durum İslamiyet altında dinle büyünün aynı kaynakta birleşmelerine karşın uygulamada birbirinden giderek ayrıldığını ortaya koyuyor. Tılsımların kendilerini var eden öykülerinden kopması, bir "mühür" veya "levha" haline gelmesi sürecinin tılsımı ancak çok özel yetileri olan kişilerin (büyücü) yapabileceği bir iş olmaktan çıkardığı bu bilgilere sahip olan herkesin tılsım yapmasına olanak sağladığını düşündürüyor. Ancak yine de büyü uygulayıcıları dinsel çevrelerden çıkıyor.

Günümüzde Büyü ve Muska

İsmet Zeki Eyüboğlu, memleketi olan Trabzon´da yaptığı araştırmalar sonucu yayımladığı iki kitabı, "Anadotu Büyülerr ve "Sevgi Büyüleri", 20. yüzyılın son çeyreğinde Anadolu´daki büyü inanışları ve muska uygulamaları konusunda geniş bilgiler içehyor (12). Bu kitaplarda, Anadolu´da büyünün bir dileğin gerçekleşmesi, bir kötülüğün engellenmesi, kayıp ya da gizli bir şeyin (define gibi) bulunması, geleceği öğrenme, doğa olaylarını etkileme gibi amaçlarla yapıldığını, en yaygın büyü araçlarından birinin muska olduğu belirtiliyor ve büyüler şu başlıklar altında toplanıyor: "Hastalıkların Giderilmesi", "Kötülüklerden Korunma", "Dileklerin Gerçekleşmesi", "Kız Bağlama", "Erkek Bağlama", "Güzel Görünme", "Koca Bulma", "Kız Kaçırma", "Gebe Kalma", "Kavuşturma", "Gözdeğmesini Önleme", "Ayırma". Bunların hemen hepsinin insanların yaşamla ilişkilerinde ortaya çıkan sorunlarla ilgili olduğu görülüyor. Buna karşılık "Gizliliklerin Bilinmesi", "Şeytanla İlişkiler", "Cinlerle İlişkiler" gibi "cinler ve şeytanın" dünyasıyla ilı´şkileri gerektiren konular da bulunuyor (13).

Bu dilekler jçinde aşk ve evliliğe ilişkin bazı büyüler olsa da, "Sevgi Büyüleri" kitabında bu konunun büyüler içinde başlı başına bir alan oluşturduğu görülüyor. "Kız Bağlama", "Erkek Bağlama", "Güzel Görünme", "Koca Bulma", "Kız Kaçırma", "Gebe Kalma", "Kavuşturma", "Gözdeğmesini Önleme", "Ayırma" vb. gibi başlıklar altında toplanan "sevgi büyüleri" bu konularda akla gelebilecek hemen bütün ilişkileri kapsıyor.

İsmet Zeki Eyüboğlu´nun kitaplarında ortaya koyduğu büyülerin çeşitliliği ve zenginliği ile yaklaşık beş yüz elli yıl önce yazılan Firdevsi´nin Davetname kitabının kapsamı ve içeriği karşılaştırılırsa büyünün geçen yüzyıllar boyunca çok yaygınlaştığı söylenebilir. Öte yandan bu büyülerde Firdevsi´nin kitabındaki yaratıkların kaybolduğu görülüyor. Bazı büyü levhalarında sadece Arap harfleri veya bu harflerle yazılmış, İslami kaynaklara göndermeler yapan bazı kutsal sözcükler ya da dualar, rakamlar ve geçmiş dönemlerden kalma bazı özel işaretler bulunuyor. Bu yazı ve işaretler levha üzerine serbest olarak yazıldığı gibi bir dikdörtgen, kare, üçgen, daire gibi büyülü tekillerin içine düzgün olarak yerleştirilebiliyor.

Örneğin, "Horlamayı Kesme Muskası"nda kağıda Meryem Suresi´nin ilk yedi ayeti düz biçimde yazılmış. Buna karşılık "uzun süre ayrı kalan bir sevgiliye kavuşmak için dizleri bağlayan gizli bağların çözülmesi, yolun açılması, kavuşmayı engelleyen cinlerin kovulması" için yapılan "Dizbağı Çözme Muskası"nda bazı şekiller bir kare içindeki küçük karelere yerleştirilmiş. Yolculuğa çıkan bir kimsenin gece bir yerde uyuyup kalmaması, kötü ruhların saldırısına uğramaması için yapılan, üzerinde sadece kutsal isimler ve sayılar bulunan "Yol Muskası" bugün kullanılan üçgen trafik levhalarına benziyor. Bu şekillerle muskanın konusu arasında doğrudan bir ilişki kurulamıyor.

Bazı muskalarda muskanın konusuyla doğrudan ilgili imlere rastlanıyor. Örneğin "Vurgunculardan Korunma Muskası"nda Kuran´ın "dünya malını biriktirip saklayanları" lanetleyen "Hümaza" suresinin yazıldığı, yazının başına ve sonuna gözleri çok belirgin olan basit bir insan yüzünün çizildiği görülüyor. Bu fı´gürlerin vurguncuları ve onların doymak bilmeyen aç gözlerini simgelediği anlaşılıyor. Bu muskaların İslamiyet sonrasına ait olduğu düşünülebilir. Ancak yukanda sözü edilen "Horlamayı Kesme Muskası"nda hiç bir figure rastlanmazken bu muskada insan yüzünü hatırlatan bir işaretin kullanılması İslamiyetin "suret" resmi konusundaki yasaklamalarına, yeri geldiğinde uyulmadığı da anlaşılıyor.

Bazı levhalarda ise bu harflerin ve işaretlerin özel olarak bir figür oluşturacak şekilde düzenlendiği görülüyor. Örneğin "Saç Dökülmesini Önleme", "Ya Kısmet", nazara karşı yapılan "Ya Adem" muskaları göze benziyor. "Uğur Muskası", evliliği süresince mutlu olması için geline kına yakılırken kullanılan "Kına Uğuru Muskası", yeni evlenen kadının ilk çocuğunun erkek ve yakışıklı olması ıçin yapılan "Döl Muskası", "Burç Değişmelerinde Kötülüğü Önleme Muskası", "Gelin ve Güveyi Bağlama Muskası" ise yüz biçiminde düzenlenmiş.

Bazı muskalardaki yazı ve imler herhangi bir anlam yüklenemeyecek soyut figürlere benziyor. Bunların bazılarının eski figürlü muskaların yazı ve çeşitli imlerle taklit edilmesi ile dönüştürüldüğü, bazılarının ise hat sanatında olduğu gibi birfigür izlenimi verdiği düşünülebilir. Örneğin kızlar için kullanılan "Kısmet Açma Muskası"nın ortasında yer alan figür kollarını açmış bir kızı çağrıştırıyor.

Bazı muskalarda İslamiyet öncesi dönemlerden kalan figürlere yer verildiği görülüyor. Örneğin, "Sevgilileri ve Karı-Kocayı Ayırma Muskası" iki göz dışında soyut figürlerden oluşuyor. İsmet Zeki Eyüboğlu, bu muskanın üzerindeki Arap harfleriyle yazılmış "Allah Ya Hu" yazısının sonradan eklendiğini, tılsımlı şekillerin Mısır kaynaklı olduğuna ilişkin işaretler bulunduğunu belirtiyor. Aynı konuda bir başka muskada ise ağızlarından alevler çıkaran üç yılan ve bir ejderhanın oldukça soyutlanmış figürleri görülüyor. Bu muskada Arapça "yedi" ve "dokuz" harflerinden başka Islami kaynaklara gönderme yapan başka bir ipucu bulunmuyor. Bu konudaki en ilginç örneği, Eyüboğlu´nun Davetname´de benzerinin bulunduğunu belirttiği bir muskanın zamanla değiştirilerek "Yoldan Azdırma" muskası olarak kullanılması oluşturuyor.

Bu örneklerden büyü ve muska uygulamalarının günümüzde tümüyle bireysel bir nitelik kazandığı, biçim ve içerik olarak değiştiği, Davetname´de açıklanan, İslamiyet öncesi unsurların yok olduğu ya da anlamlarını yitirerek soyut figürler haline geldiği, bunların yerini doğrudan İslami kaynaklara göndermeler yapan Arapça yazılmış duaların, kutsal isimler ve simgelerin aldığı görülüyor.

Biçimde islami unsurların öne çıkmasına karşın büyü ve muskanın bireysel kullanımlara dönük bir nitelik kazanmasına bakarak, büyü ile din arasında ilk zamanlarda var olan, birbirini besleyen ve geliştiren doğal ilişkilerin yok olduğunu, alanlarının tümüyle ayrıldığını, dinin daha çok "öteki dünya", büyü ve muskanın ise daha çok bu dünya ile ilişkili olarak ele alındığını söyleyebiliriz. Bu dönüşüm, aynı zamanda muskanın kendisi yaratan ve besleyen efsanelerden kopuşunu, giderek soyut bir düzleme kaymasını da açıklıyor. İslami yorumlardaki olumsuz yaklaşımların ve hatta yasaklamaların etkili olamadığı, büyü ve muskanın yayılmasını engelleyemediği görülüyor. İsmet Zeki Eyüboğlu´nun derlemelerinden her büyünün değişik ve ayrıntılı uygulama yöntemleri olduğu anlaşılıyor. Kurallar ve ayrıntılarla büyü ve muska işi tam bir uzmanlık haline getirilmiş. Ancak bu uzmanlaşma, bugün "medyumluk" olarak tanımlanan "cin çağırma", "geleceği bilme" gibi özel yetenek gerektirdiğine inanılan işler dışındaki büyülerin bu bilgilere sahip kişiler tarafından yapılabilmesini olanaklı kılıyor. Çağdaş büyücüler de eskiden olduğu gibi daha çok din adamları arasından çıkıyor.

Sonuçta büyü ve muska uygulamalarının "kadınların kıllarının dökülmesi" gibi ancak saçma olarak ifade edilebilecek noktalara kadar varması, büyücü için geçmişteki inanç boyutunun önemli ölçüde yok olduğunu, büyünün ticari bir nitelik kazandığını gösteriyor. Buna karşın büyü yaptıran kişinin hala büyüye inanması gerekiyor. Bu durumda geçmişte büyücü ile büyü yaptıran arasındaki içten inanma ilişkisinin yerini günümüzde bir aldatmanın aldığı söylenebilir. Büyü ve muskanın toplumda hala var olması, bu alandaki inançlann binlerce yıla dayanan gücü ve toplumda bilimsel anlayışların yaygınlaşmaması kadar, toplumun hala yaşadığı dünyaya ilişkin işlerinde dünyanın ona sunabildiği olanaklara ve ilişkilere güvenmemesinde aranabilir.


.


İçerik Araçları
Hikayenin Kategorisi :  Din Kültürü
Hikayenin Etiketi :  İslamiyet  ve  Büyü
Okunma Sayısı :  273
Hikayenin Açıklaması :  İslamiyet ve Büyü

Benzer İçeriklerMÜslÜman İlİm ÖncÜlerİnden Bazilari
İslam Bilim ve Teknolojiye Nasıl Yön Verdi? Dünyanın bugünkü medeniyet seviyesinde büyük payı olan bilim ve teknolojinin tarihi geli.....devamı için tıklayın

İslÂmİyet Ve Gerİ Kalmak
Sual: İslâmiyet İlerlemeye Engel midir? Müslümanlar Niçin Geri Kalmıştır? CEVAP İslâmiyet, faydalı her y.....devamı için tıklayın

Allahü teâlâ ve adalet
Sual: İçyağı, önceki dinlerde haram iken, bizim dinimizde helal kılınmıştır. Hz.Âdem zamanındaki evlilik ile şimdiki evlilik farklıdır. İçki daha önce.....devamı için tıklayın

GÜzel SÖzler
GÜZEL SÖZLER Yol odur ki doğru vara, Göz odur ki Hakkı göre, Er odur ki alçakta dura, Yüceden bakan göz değil. (Yunus Emre) .....devamı için tıklayın

GenÇlere Tavsİyeler
Şöyle buyuran Allahu Teala ya hamdolsun: HN5QNJRFN´ ´DQN0PJFN #OH*OH´R ´DRCP*N´(N EPF BN(RDPCOER HN%PJQN´COER #NFP ´*QNBOH´R ´DDQGN .....devamı için tıklayın

http://www.sihirlikuyu.com